Rusya ve Çin ekseninde emperyalizm üzerine 2017 tezleri

Rusya ve Çin ekseninde emperyalizm üzerine 2017 tezleri

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongre Temel Belgeleri
Mayıs 2017

 

1. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Emperyalizm, kapitalizmin dönemsel bir politikası, geçici bir dönemi veya geriye döndürülebilecek bir hatası değil, yıkılmaya hazır hale gelmiş biçimde, bizzat kendisidir. Kapitalizm bir dönüşüm daha geçirmeyecek, başka bir aşamaya geçmeyecektir. Kapitalizm ya sosyalist bir devrimle yıkılacak ya da emperyalizm aşamasında insanlığı yok edene kadar tutsak almaya devam edecektir. İşte bu nedenle sosyalizm güncel ve zorunlu, emperyalizm çağı sosyalist devrimler çağıdır. 

2. Emperyalizme karşı verilen mücadele kapitalizme karşı mücadeleden bağımsız olamaz. Emperyalizm ve kapitalizm birbirinden ayrıştırılamaz. Emperyalizm, kapitalizmin aldığı somut, tarihsel biçimdir. Anti-kapitalist olmayan bir anti-emperyalist mücadele işçi sınıfının çıkarlarına hizmet etmez.

3. Emperyalizm hiyerarşik bir dünya sistemidir. Kapitalist ülkelerin bütünü bu hiyerarşinin bir parçasıdır. Tek tek ülkelerin belirli bir tarihsellikte emperyalist hiyerarşi içindeki konumları görelidir. Hiyerarşi her şeyden önce bir egemenlik ve tahakküm ilişkisini ifade etmektedir. Hiyerarşi içerisindeki unsurlar sistemin bütünü üzerinde aynı ölçüde belirleyici olamadıkları gibi aralarındaki çelişkiler de mevcut hiyerarşinin işleyişinde veya farklı bir hiyerarşinin şekillenmesinde aynı ağırlığı taşımak zorunda değildir. Bu nedenle verili bir emperyalist hiyerarşinin kritik halkalarının belirlenmesi, siyasi mücadelenin doğrultusunu netleştirmek için önemlidir. Emperyalist hiyerarşi bu yapının tepesindeki ülkelerin belirleyiciliğinde işlediği için bu hiyerarşiyi analiz etmek devrimci mücadele açısından stratejik önem taşır. Bu hiyerarşinin tepesindeki ülkeleri belirlemek sistemin diğer bileşenlerini dışlamak, emperyalizmi sistemin lideri ve yönlendiricisi konumundaki ülkelerden ibaret görmek anlamına gelmez. Emperyalist hiyerarşinin tepesinde duran ve bu bağlamda emperyalist sıfatını hak eden ülkelerin belirlenmesi sistemi bu ülkelere daraltmaz. Tersine, bu ülkelerin merkezinde ve tepesinde durduğu bir işleyişin çözümlenmesi, hiyerarşinin içinde farklı konumlarda duran ülkelerin arasındaki ilişkilerin ve diğer ülkelerin bu sisteme nasıl eklemlendiğinin anlaşılmasına yardımcı olacak, her bir ülkede ve dünya ölçeğinde işçi sınıfının siyasi mücadelesine net ve somut hedefler koymayı sağlayacaktır.

4. Emperyalizmin hiyerarşik bir dünya sistemi biçiminde kavramlaştırılması Lenin’in Marksist teoriye en değerli katkılarından birisidir. Kavram uzun bir dönem boyunca dar anlamıyla büyük güçlerin “emperyal davranışı”nı tanımlamak için kullanılmıştır. Tekelleşmenin kapitalizmin baskın bir karakteri haline gelmesiyle birlikte, emperyalizm olgusunun kapitalist gelişmeyle bağlantısı bazı yazarların dikkatini çekmiş ancak bütünlüğü sağlıklı bir biçimde kavrayan ve işçi sınıfının devrim mücadelesine bağlayan Lenin olmuştur.

5. Lenin’in günümüzden yaklaşık 100 yıl önce gösterdiği gibi, emperyalizm, dünya pazarının sürekli olarak paylaşımına ve yeniden paylaşımına sahne olan hiyerarşik bir düzendir. Bu hiyerarşinin somut, tarihsel görünümleri Lenin’in emperyalizm teorisini ortaya koymasından bu yana değişmiştir ve bundan sonra da değişebilir. Zira gerek emperyalizmin somut, tarihsel hiyerarşileri, gerekse bu hiyerarşiler içerisindeki ülkelerin göreli konumları dinamik bir yapı arz etmektedir. Ancak bu, kapitalizmin kendisinin emperyalizmin ötesinde başka bir dönüşüm daha geçirebileceği anlamına gelmemektedir. Kapitalizm, emperyalizm dışında başka bir karakter kazanmayacaktır.

6. Lenin’in müdahalesi, emperyalist aşamayla birlikte kapitalizmin bir bütün olarak ve geriye dönüşsüz bir biçimde gericileşmesine, başat kapitalist ülkelerde işçi sınıfı hareketine musallat olan işçi aristokrasisinin kaynaklarına, kapitalizmin eşitsiz gelişiminin siyasal sonuçlarına, emperyalist ülkeler arasındaki rekabet ile savaşlar arasındaki ilişkiye, emperyalist dünyanın iç çelişkilerinin işçi sınıfı hareketi açısından yarattığı olanaklara, emperyalizme karşı gelişen ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devrim süreci açısından taşıdığı anlam ve kısıtlara açıklık getirmiştir.

7. Emperyalizmin bir dünya sistemi olması ve istisnasız bütün ülkeleri kapsaması, “emperyalist ülke” tanımının sistemin bütün unsurları için kullanılması anlamına gelmez. Emperyalist ülke, kapitalizmin gelişiminin son aşamasında hiyerarşik bir dünya sistemi içinde, yapının diğer bileşeni ülkelerin iktisadi, siyasi, askeri, ideolojik ve kültürel dinamiklerine etki edebilme ve bunları yönlendirebilme becerisine sahip ülkedir. Bu tür ilişkileri kurma eğilimi ile somut olarak bu ilişkileri tesis etme yeteneği birbirine eşitlenemez. Emperyalist bir ülkeyi tanımlamak için geçerli kriter her zaman ikincisidir. Dolayısıyla, bir ülkenin emperyalist olup olmadığı sorusu her zaman somut bir analizin sonucunda siyasi bir perspektifle yanıtlanmalıdır.

8. Emperyalizm yalnızca iktisadi düzlemde gözlenebilen bir olgu değil, siyasi, ideolojik, askeri ve kültürel veçheleri olan çok boyutlu bir dünya sistemidir. Emperyalist egemenlik veya tahakküm de dolayısıyla yalnızca iktisadi düzlemde değil, siyasi, ideolojik, askeri ve kültürel boyutlarıyla ele alınmalıdır. Dönemsel olarak bu alanların bir veya birkaçında egemenlik ilişkisi kurmak emperyalist hiyerarşinin tepesine yerleşmek için yeterli değildir. Dahası, bu alanların tamamında bir tahakküm ilişkisi kuracak potansiyele sahip olmak da hiyerarşiyi belirlemeyecektir. Çünkü böylesi bir potansiyelin hayata geçmesi de hem genel olarak sınıflar mücadelesi hem de emperyalizmin iç çelişkileriyle ilişkilidir ve bir ülkenin tüm alanlarda böylesi bir karakter geliştirmesi çok boyutlu ve karmaşık bir süreçtir. Ancak emperyalist bir tahakkümün tanımlanabilmesi için bu alanların tamamında somut bir ilişkinin gözlenmesi zorunludur. Bu zorunluluk, sistem içinde ülkeler arasında farklı alanlarda ve değişik boyutlarda girilen çift yönlü bağımlılık ve egemenlik ilişkilerinin varlığını dışlamaz. Bu tür ilişkiler bir ülkeyi tanımı gereği emperyalist yapmaz ancak bir dünya sistemi olarak emperyalizme içseldir ve sisteme eklemlenmenin yapısal bir yoludur. 

9. Emperyalizmin işleyişini anlamak için farklı alanların arasındaki ilişkiyi çözümlemek şarttır. İktisadi olanın doğal ağırlığı, iktisadi düzlemle, siyasi, ideolojik, askeri ve kültürel düzlemlerin arasındaki dinamik ilişkinin kopmasına yol açmamalıdır. Sorun genelde herhangi bir boyutun yok sayılmasından değil, alanlar arasındaki bağlantının doğru kurulamamasından kaynaklanır. İktisadi olan yalnızca iktisadi, siyasi olan yalnızca siyasi ya da askeri olan yalnızca askeri bir analize tabi tutulduğunda her bir alandan farklı bir emperyalizm yorumunun çıkması kaçınılmazdır. Oysa esas olan, emperyalizmin tüm bu alanlarda bütünsel olarak nasıl işlediğini kavrayabilmektir. Emperyalist hiyerarşinin dinamikleri de ancak bu şekilde çözümlenebilir. 

10. Emperyalizm, en gelişkin kapitalist bölgelerin bile yeniden ve yeniden paylaşım kavgasına konu olmasıdır ve son derece dinamik, sınıf mücadelelerinin belirleyiciliğinde, devletlerin siyasi adımlarına da bağlı bir gelişim çizgisi izler. Emperyalizm, gelişkin kapitalist ülkelerin azgelişmiş olanlar üzerinde egemenlik kurması olarak algılanamaz. Üstelik emperyalizm hiçbir durumda merkez ile çevre ya da gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki ilişkiden veya çelişkiden ibaret de görülemez. Emperyalizm, tıpkı çevrede veya az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, merkezde ya da gelişmiş ülkelerde de dönüştürücü bir etkiye sahiptir ve sınıflar mücadelesi bu ülkelerin adımlarında da belirleyicidir. Emperyalizm, tek yönlü, tek güzergahlı yalnızca uluslararası düzlemde tanımlanabilen ve orada gözlenen bir iktisadi süreç değil, her bir ülkenin iç dengelerini de etkileyen ideolojik, siyasi ve askeri yanları olan çok yönlü bir olgudur. Dahası, ülkelerin her birinin iç dengelerindeki oynamalar da, uluslararası düzlemdeki gelişmeleri etkileyecektir. 

11. Emperyalist işleyiş içerisinde hiyerarşinin tepesinde duran ülkeler arasındaki rekabet belirleyici bir öneme sahiptir. Emperyalistlerin arasındaki çelişkileri yok sayan, bu ülkelerin ortak bir çıkar etrafında homojen bir bütün şeklinde hareket edeceği varsayımıyla yapılan analizler sistemin yaşadığı tıkanmayı çözümlemekten uzaktır. Emperyalist sistemin tepesindeki ülkelerin, aşağıdaki ülkelerin kaynakları üzerinde tahakküm kurmaya çalıştıkları bir yapı, bu dönüşümü yürüten merkezle, ona direnen ülkelerin arasında kurulan ikili ilişki vesilesiyle anlaşılmaya çalışıldığında, merkez olarak nitelenen ülkelerin kendi içlerindeki çelişkiler önemsizleştirildiği gibi, nesne konumunda görülen ülkelerin dünya kapitalist sistemi içindeki pozisyonları da edilgenleştirilmektedir. 

12. Tek yanlı bağımlılık teorileri, emperyalist sistem içi hiyerarşiyi aşırı basitleştirmekte, ayrıca dünya komünist hareketinin geçmişi ve bugününde birçok örnekte görüldüğü gibi yanlış siyasi sonuçlara yol açmaktadır. Emperyalist hiyerarşinin tepesindeki bir ülke ile daha zayıf bir ülke arasındaki ilişkide bir eğilim olarak kaynak aktarımının toplamda tek yönlü olmasıdan ve askeri-siyasi açıdan emperyalist ülke lehine tahakkümden söz edebilmemiz, güçsüz kapitalist ülkenin sermaye sınıfını mağdur yapmayacağı gibi, herhangi bir düzlemde işçi sınıfının potansiyel müttefiki haline de getirmez. 

13. Emperyalist hiyerarşinin içindeki konumlar, ülkelerin tarihsel rollerine dair doğrudan çıkarımlar için kullanılamaz. Hiyerarşinin tepesinde olmayan ülkelerin sistemin geneline dair etkilerinin sınırlı olması, bu ülkelerin uluslararası alandaki faaliyetlerinin olumlanabileceği anlamına gelmez. Esas olan ülkelerin değil, işçi sınıfının çıkarlarıdır. Bir ülkenin çıkarları, işçi sınıfının çıkarlarıyla kesiştiği, aynı doğrultuyu gösterdiği zaman anlam ve önem kazanır.

14. Emperyalizmin hiyerarşisi doğası gereği değişme eğilimi taşıyan dinamik bir yapıdır. Hiyerarşinin değişimi her örnekte sistemin hegemonik unsurunun değişmesi anlamına gelmez. Öte yandan, hiyerarşideki değişimin yeni bir hegemonik unsurun ortaya çıkmasıyla sonuçlanacak ölçüde köklü olması özellikle sistemin zayıf halkalarında devrimci bir enerji birikmesine neden olsa da, bu tür dönüşümlerle işçi sınıfının çıkarları örtüşmek zorunda değildir. Britanya hegemonyasına dayalı emperyalist hiyerarşiden ABD hegemonyasına dayalı emperyalist hiyerarşiye geçiş, bu ikiliğe örnek gösterilebilir. 

15. Sistemin lideri konumunda olan ABD’nin uzun sayılacak bir süredir emperyalizmi yönlendirmesi, bu konumunun kalıcı olduğu sonucunu vermez. Sistem içindeki rekabet ve çelişkiler, teorik olarak, tepesi dahil olmak üzere hiyerarşinin her noktasında değişimler yaratma potansiyeline sahiptir. Sistemin işleyişi bu değişimlerin kendiliğinden işçi sınıfı lehine bir rol üstlenmesine izin vermez. ABD’nin hegemonyasını sarsan dinamikler, işçi sınıfının küresel çıkarlarının lehine bir gelişimi tetiklemek zorunda değildir.

16. Bazı ülkelerin emperyalist hiyerarşiyi zorlaması ve bu sistem içinde bozucu etki yaratması, her örnekte işçi sınıfının mücadelesi açısından olumlu sonuçlar doğurmaz. Sistem içinde faaliyet gösteren bu ülkelerin kapitalist niteliği hiçbir zaman unutulmamalı, sistemin doğası gereği yaşanan çelişkilerin ve hiyerarşinin zorlanmasından dolayı ortaya çıkan kriz dinamiklerinin sistem üzerindeki bozuculuğuna ve bunun sınıflar mücadelesine etkisine odaklanılmalıdır. Tarihi ileriye doğru devindirecek olan budur.

17. Emperyalizmin yarattığı hiyerarşide yükselme ve dolayısıyla emperyalistleşme eğilimi sisteme içseldir. Kapitalist üretim ilişkileri ve bununla bağlantılı olarak siyasi ve askeri dinamikler, her bir ülkeyi bu hiyerarşi içinde hareket etmeye teorik olarak zorlar. Sistem içindeki çelişki ve kriz dinamiklerinin kaynaklarından birisi de bu emperyalistleşme eğilimidir. Bu eğilimin somut sonucu olarak hiyerarşinin tepesinde olmayan ülkeler de sistem içinde bölgesel veya konjonktürel nitelikler taşıyan emperyalist roller üstlenir. Zaman zaman emperyalist hiyerarşide gerilim ve sürtünmelere neden olan söz konusu rollerin emperyalist merkezlerin önünü açacak bir karakter taşıyabileceği ve bu roller için farklı ülkelerin bizzat aynı merkezler tarafından teşvik edilebileceği hiç unutulmamalıdır.

18. Emperyalizmin bir sistem olarak tüm dünyaya yayılan özelliklerine vurgu yapıp her ülkenin kapitalizmin gelinen aşamasında üstlendiği emperyalist rollere dikkat çekerken, emperyalist hiyerarşiyi önemsizleştiren yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Emperyalist hiyerarşinin temel unsuru olarak emperyalist hegemonya olgusu geri plana atılmamalı ve anti-emperyalist mücadele ile sosyalist devrim arasındaki ilişki zayıflatılmamalıdır.

19. Kapitalizmin emperyalizm biçimini alması, bütün iç çelişki ve kriz dinamikleriyle birlikte gelişkin bir formuna ulaştığı anlamına gelir. Emperyalist hiyerarşideki dönüşüm süreçleriyle kapitalizmin giderek daha karmaşıklaşan ve uluslararasılaşan krizleri arasında, doğrusal olmayan bir bağlantı olduğu açıktır. Kapitalizmin krizlerinin emperyalizmle birlikte daha karmaşık ve uluslararası bir boyut kazanmasında kritik halka, finansallaşmanın ve uluslararasılaşmanın emperyalizmle birlikte doruk noktasına ulaşmasıdır. Fiktif sermaye emperyalizme özgü değildir ancak sermayenin kütlesel ölçüde fiktifleştirilmesi emperyalizme özgüdür. Emperyalizm çağında finansallaşma yalnızca çok sayıda finansal araçla sistemin yönlendirilmesi değil bundan çok daha önemli olmak üzere tekelci sermayeye kendi mülkiyetinde olmayan zenginlikler üzerinde tasarruf olanağının tanınmasıdır. Böylece hem sermaye birikim sürecinin hiyerarşisi katılaşmakta ve bu süreçte atıl kalan değerler birikim sürecine dahil edilmekte hem de çok sayıda finansal araçla toplumsal zenginliğin kontrolü sağlanmaktadır. Emperyalizm çağında kapitalizmin derinleşmesi ile kırılganlığın artması hep el ele gitmektedir. Sisteme sonradan eklenen veya sistem içinde gittikçe güçlenen ülkelerin iktisadi gelişim çizgisi de paralel bir seyir izlemektedir. Günümüz hem büyük krizlerin hem de bu krizleri atlatmak için geliştirilen karmaşık ve çok boyutlu araçların çağıdır. Kapitalizmin olgunlaşma düzeyine bakıp krizlerden azade olduğunu veya tüm bu krizlerin üstesinden gelebilecek bir yapıya kavuştuğunu iddia etmek yanlıştır. Lakin kapitalizmi krizler değil, bu krizler sırasında düzene son darbeyi partisinin öncülüğünde vuracak olan işçi sınıfı yıkacaktır.

20. Kriz döngüsünden asla kurtulamayacak olan emperyalizmin kriz üreten yapısının zorunlu bir sonucu da sürekli bir savaş tehdididir. Bu savaşların genişliği veya şiddeti krizin derinliği ve emperyalist sistemin içindeki çelişkilerin ulaştığı düzey ve yoğunlukla bağlantılıdır. Savaş değersizleşen sermayenin üretici güçleri tahribinin tek yolu değildir ve yine emperyalist sistemin içinde yaşanan her krizin savaşla sonuçlanması gibi bir zorunluluk da yoktur. Ancak kapitalizmin içinde olduğumuz aşamasında savaş tehdidi hiçbir zaman ortadan kalkmaz; emperyalizm yapısal olarak bir yandan savaşın nesnel koşullarını hazırlarken diğer yandan sürekli barış ihtimalini dışlar.

21. Emperyalist sistem içinde ülkelerin iktisadi çıkarları ile siyasi ve askeri çıkarları bir bütündür. Bunların birbiriyle bağının zayıf olduğunu düşünmek kadar, bunlardan bir tanesinin diğerlerini dolaysız ve doğrudan belirlediğini iddia etmek de yanlıştır. Örneğin, savaşlar veya çatışmalar, ülkelerin iktisadi çıkarlarından bağımsız görülemeyeceği gibi, aynı iktisadi çıkarların dolaysız çıktısı şeklinde de analiz edilemez. Siyasi ve askeri olanla, iktisadi olan arasındaki ilişki kapitalizmin genel işleyiş mantığına uygun şekilde kurulmalıdır. Emperyalizm, sistem içi çelişkiler ve rekabetin belirlediği devletler arası bir mücadele arenası değildir. Sermayenin uluslararası ve ulusal ölçekte ücretli emekle girdiği sömürü ilişkisi hiçbir durumda göz ardı edilemeyeceği için her bir ülkedeki devletin sınıfsal kimlik ve aidiyeti analizin merkezinde durmak zorundadır.

22. Emperyalizm bugün halen ulus-devletlerin birbirine hiyerarşik bir yapı içinde eklemlendiği bir model vesilesiyle işlemektedir. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra ulus-devletlerin sisteme eklemlenme şekillerinde revizyona gidilmesi, ülkelerin iç karar mekanizmalarının uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda budanması veya zayıflatılması ve hatta birtakım tekil örneklerde bu mekanizmaların tamamen devreden çıkartılması, emperyalizmin ulus-devletlere ihtiyaç duymadığı anlamına gelmemektedir. Sermayenin kendi çıkarları için de ulus-devletlere ihtiyaç duymasıyla sermayenin uluslararası çıkarlarının ulus-devlet mekanizmalarıyla bir dizi başlıkta çelişmesinin arasındaki çözümsüz gerilim emperyalizmin siyasi krizinin göstergelerinden bir tanesidir. Avrupa Birliği’nin bir entegrasyon projesi olarak hızla iflasa doğru gitmesi bu olgunun en güzel örneklerinden bir tanesidir.

23. Emperyalizm çağında tarihi ilerletecek olan esas, dinamik sınıflar mücadelesidir. Bu mücadeleyi devletler arası bir çekişmeye indirgemek ya da bu tür bir rekabetten ibaret görmek insanlığın kaderini değiştirecek temel çelişkiyi, emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ve çatışmayı perdeler. Bu tür bir mücadele modellemesi emperyalist sistem içinde kapitalist çıkarı işaret etmeye devam etse de, karşı tarafta emekçi sınıflar faktörünün üzerini bazen ulus bazen halk görüntüsüne bürünen bir tür mazlumluk kategorisi ile örter. Üstelik, tekellerin ve sermaye sınıfının ulusal kimlikleri olmadığını iddia etmek yanlıştır. Büyük tekellerin çıkarlarına hizmet eden ulusal devletlerin hem ulusal hem de uluslararası ölçekte sermayenin önündeki engelleri temizleme işleviyle hareket etmesi emperyalizmin işleyiş mantığına içseldir. Egemen sınıflar rekabet edebilmek ve proletaryanın kazanımlarına karşı bir onu, bir öbürünü kullanarak sermaye birikimini korumaya alabilmek için tek bir küresel bütüne değil, bölünmüş bir dünyaya ihtiyaç duyar. Sermayenin tamamen çok uluslu hale geldiği varsayımı, bir sistem olarak emperyalizmi gizlemeye dönük örtülü bir girişimdir.

24. Emperyalizmin iktisadi, ideolojik ve siyasi boyutları olan krizi var olan yapı ve mekanizmasında bir değişikliği zorunlu kılmaktadır. Kapitalizmin her krizi sisteme bir yeniden yapılanma olanağı da sunar. Emperyalizmin gittikçe derinleşen krizinin sistemi bir süreliğine de olsa rahatlatan bir yeniden yapılanmayla mı, yoksa krizi derinleştirecek bir altüst oluşla mı sonuçlanacağı, sistem içi aktörlerin konumlanış ve uluslararası sermayenin stratejilerine bağlı olduğu kadar işçi sınıfının ve komünist hareketin sistemin dışından yapacağı müdahalelere de bağlıdır.

25. Emperyalist-kapitalist sistemin iktisadi krizi 2007-2008 krizinde doruk noktasına ulaşmış ve görünür hale gelmiştir. Bu kriz tesadüfi bir biçimde ya da sistemin birtakım aktörlerinin yanlış kararları sonucunda yaşanmamıştır. Sistem doğası gereği bu tür krizler üretmektedir. Kapitalizmin aşırı üretim sorununa, kâr oranlarındaki düşüşe, sermaye birikim süreçlerindeki daralmalara köklü çözümler bulması olanaksızdır.

26. Emperyalizmin ideolojik krizi kendisini sistemin kitleleri heyecanlandıracak ve sürükleyecek fikirleri bir süredir üretememesi ile göstermektedir. Kapitalizm insanlığa umut verememektedir. 20. yüzyılda sosyalizmi esas olarak ideolojik mücadelede alt eden kapitalizm, sınıf mücadeleleri tarafından yazılan tarihin sonunu ilan etmekle kalmamış, sosyalizmin çözülüşünden sonra da özgürlük ve demokrasi gibi kavramlar üzerinde tahakkümünü sürdürmüş, küreselleşme ve entegrasyon söylemleriyle insanlara bir süre daha hedef göstermeyi başarmış, ancak gelinen noktada bu alandaki cephanesini tüketmiştir.

27. Emperyalizm, iktisadi ve ideolojik sıkıntılarla bağlantılı olarak siyasi açıdan ciddi bir yönetim sorunu yaşamaktadır. ABD’nin sistemin lideri olarak nihai kararları verdiği işleyiş somut pek çok örnekte çalışmamış, ABD’nin emperyalist hiyerarşideki yeri değişmese de, verili konjonktürde bu konumu tehdit eden unsurların varlığı herkes tarafından kabul edilmeye başlanmıştır. ABD’yi şu an için o konumda tutan, ABD’nin liderliğini sorgulayan Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya gibi aktörlerin iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel alanları kapsayan bütünsel, tutarlı ve iddia sahibi bir çıkış sergileyememeleridir. Ancak ABD, bu alanların her birinde parçalı olarak tehdit altındadır. Dahası, ABD, kendi ittifaklar sisteminde önemli yer tutan Almanya başta olmak üzere Avrupalı devletlerle de gittikçe derinleşen bir rekabet içindedir.

28. ABD’de başkanlık seçimi öncesi ve sonrasında yaşananlar, dünya kapitalist sisteminin içine girdiği derin krizin, hem göstergesi, hem sonucu, hem de bu krizi daha da derinleştiren gelişmeler olarak görülmelidir. ABD sermayesinin, kapitalizmin ulusal ve uluslararası ölçekte iktisadi yönelimleri hakkında blok halinde karar veremeyişi ve sermayenin farklı yönelimlerinin her iki düzlemde yarattığı bunalım siyasi sonuçlara yol açmaktadır. Dahası kapitalizmin ideolojik üretim mekanizmalarındaki ABD hakimiyetinin zayıflaması hem ABD iç siyasetinde, hem de uluslararası alanda gözlenir hale gelmiştir. Tüm bu nedenlerle ABD’nin verili askeri üstünlüğü ve emperyalist sistem içindeki geleneksel siyasi ağırlığı, ABD’nin sistemin yaşadığı derin krizi yönetmesine yetmemektedir. 

29. ABD’nin emperyalist-kapitalist sistem içindeki karar verici ve yönlendirici ağırlığının azalması, Avrupa Birliği içindeki yapısal sorunları şiddetlendirmiş, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin sisteme dönük bozucu girdilerinin Avrupa ölçeğinde büyük etkileri olmuş ve Avrupa Birliği’nin dağılma süreci hızlanmıştır. Bu dağılma sürecinde entegrasyon şeması içinde başından bu yana ayrıksı bir yerde duran Britanya’nın Birlik’ten ayrılma kararıyla birlikte, Avrupa’nın merkezi ekonomik gücü olan Almanya’nın eski kıtadaki ağırlığı kaçınılmaz olarak artmakta, bu ağırlığın artışı emperyalistler arası çelişkileri şiddetlendirirken, Avrupa ölçeğinde ve Avrupa’nın yakınında ve etki alanında duran ülkelerin sistem içindeki bağımlılık ilişkilerinin yeniden yapılandırılması sonucunu doğurmaktadır. ABD ile Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın merkez ülkeleri arasındaki sürtünme ve gerilimi artıran bu süreç, Rusya Federasyonu’nun müdahaleleri nedeniyle daha da karmaşık bir hal alırken, sınıflar mücadelesinin seyrinde tarihsel bir ağırlığı olan Avrupa’da yaşanan kriz var olan dengelerin değişmek zorunda olduğunun ve değişeceğinin habercisidir.

30. Başta Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere uluslararası sistem içinde ABD’nin hareket alanını daraltan aktörlerin yarattığı sorunlar emperyalizmin çok boyutlu kriziyle bağlantılıdır. Sosyalizmin çözülüşünden sonra geliştirilen entegrasyon modeli ve bu modeli veri alan hiyerarşik işleyiş görece küçük ülkelerde başarılı olsa da, reel sosyalizmin merkez ülkesinin mirasçısı olarak görülen Rusya ve iktisadi açıdan büyük bir güce dönüşen Çin Halk Cumhuriyeti’nin sistem içinde elde ettikleri konum modeldeki işleyişi istikrarsızlaştırmış, bu istikrarsızlık, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda kendi koşullarına uygun yer arayışlarının daha sistemli bir hale getirmeleri ve sistem içindeki irili ufaklı bir dizi aktörün yeni duruma göre pozisyon belirleme eğilimi içerisine girmeleri nedeniyle bir krize dönüşmüş, emperyalizmin mevcut işleyişi tıkanmış ve dengeler sarsılmıştır.

31. Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin emperyalist ülkeler olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı, iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel bağlamlarda bütünsel bir değerlendirmenin konusu olsa da, son tahlilde siyasal bir sorundur. Hem Rusya hem de Çin’in dünya kapitalist sistemi içinde tuttuğu yer, bu ülkeleri emperyalist ülkeler kapsamında incelemeyi zorunlu kılmaktadır. Rus ekonomisindeki dengesizlikler ve yine Rusya ve Çin’in finansal yapısındaki zayıflıklar her iki ülkenin emperyalist karakterini ortadan kaldırmaz. Emperyalizmin hiyerarşik bir dünya sistemi olduğu gerçeği belirleyicidir ve bu hiyerarşinin herhangi bir noktası, sistemin temel özelliklerinin dışına çıkarılamaz. Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti başat emperyalist ülkelerle kıyaslandığında ciddi zayıflıklar göstermelerine karşın küçümsenmeyecek ekonomik potansiyele, güçlü tekellere, gelişkin askeri olanaklara, köklü siyasi ve diplomasi geleneğine bağlı olarak giderek müdahale yeteneği artan emperyalist ülkelerdir. Her iki ülkenin başta ABD olmak üzere, güçlü emperyalist ülkelerin uluslararası alandaki saldırıları karşısındaki bozucu ya da dengeleyici tutumlarının da kaynağında bu olgu yatmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu tutum, uluslararası işçi hareketine bağımsız bir mücadele hattında toparlanmak için zaman kazandırmaktadır. Türkiye Komünist Partisi şu ana kadar emperyalist nitelemesini hâlâ en tehlikeli ve saldırgan unsur olarak  sistemin tepesinde duran ABD ve Avrupa Birliği’nin sürükleyici ülkeleri için kullanmıştır. Ancak parti, bir noktadan sonra ve gerektiğinde, sistemin içinde yapısal olarak emperyalist bir pozisyonda duran Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti için yapacağı siyasi değerlendirmelerde emperyalist nitelemesini kullanmaktan çekinmeyecektir.

32. Rusya emperyalist-kapitalist sistemin bir parçasıdır. Rusya ile sistemin geri kalanı arasındaki sorunlar, rekabet ve çelişkiler de bu nedenle sistemin iç sorunları ve çelişkileri olarak analiz edilmelidir. Bugün Rusya’nın sistem içinde bozucu bir unsur olarak devreye girmesi, emperyalist dünya sistemine karşı bir direnç unsuru haline gelmesinden değil, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’nın dünya sistemine entegrasyonunda ortaya çıkan sorunlardan ve yeni çelişkilerden kaynaklanmaktadır. 

33. Rusya’nın sistem içindeki yerini belirleyen faktörler arasında siyasi, askeri ve kültürel öğeler iktisadi koşullarına göre ağır bassa ve Rusya emperyalist hiyerarşinin tepesinde yer almak için hâlâ ekonomik göstergeler açısından zayıf bir görüntü verse de ülke, coğrafi ölçeği, sanayi üretimi başta olmak üzere fiziksel altyapısı, zengin doğal kaynakları ve eğitimli emek gücü unsurlarına bağlı olarak emperyalist sistemin iç dengelerini altüst edecek siyasi ve askeri hamleler için geniş olanaklara sahiptir. Dahası siyasi, askeri ve ideolojik avantajlar, Rusya’nın iktisadi koşullarına pozitif etki yapmaktadır. Rusya’nın çevre halklar nezdinde tarihsel açıdan yerleşik siyasi ve kültürel pozisyonu emperyal vizyonunu kolaylaştıran bir faktördür. Putin Rusyası, Sovyetler Birliği’nden kalan mirası da sosyalizmden soyutlayarak aynı doğrultuda kullanmaktan çekinmemektedir. 

34. Rusya’da ekonomi geç dönemde dünya kapitalist sistemine eklemlenmenin karakteristik özelliklerini taşımaktadır. Sosyalist dönem boyunca toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yaratılan zenginliklerin ilkel sermaye birikimini andıran bir model üzerinden yağmalanmasıyla güçlü bir kapitalist sınıf ortaya çıkmıştır. Bu büyük özelleştirme dalgasının ardından gelen kamulaştırmalarla devlet mülkiyetinin artması kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden tasfiyesi ya da sınırlanması anlamına gelmemektedir. Rusya ekonomisinin kapitalist niteliği hakkında kuşku duyulmamalıdır. 2000’li yıllarda Vladimir Putin iktidarıyla birlikte devletin ekonomideki ağırlığının artırılması sadece ekonomik nedenlerden kaynaklanmamış, hem ulusal hem uluslararası ölçekte yeni bir rotaya giren Rusya’da sermaye siyasi ve ideolojik nedenlerle yeniden yapılandırılmış ve kamunun ağırlığı artarken oligarkların bir kısmı tasfiye edilmiş, bir bölümü de Putin iktidarının etrafına yerleştirilmiştir. Enerji ve emtia fiyatlarındaki ölçüsüz ve öngörülemez artışa bağlı olarak yaratılan kaynak Putin yönetiminin elini güçlendirmiştir. Dahası, Rusya özelinde özellikle enerji sektöründeki devlet mülkiyeti, uluslararası tekeller için de 1990’lı yılların istikrarsız yapısından sonra bir tür güvence ve düzenleyici olarak görüldüğü için tercih edilmiştir.

35. Rusya ekonomisi, Sovyetler Birliği’nden devraldığı sanayi üretim altyapısı, temel endüstrilerde doğal kaynak zenginliğinin de desteğiyle kendine yeterli olması, hatta rafineri ürünleri, demir-çelik, petrokimyada önemli ihracatçı ülkeler arasında yer alması ve savunma-havacılık-uzay sanayindeki gelişkinliğine bağlı olarak yüksek teknolojili sektörlere yönelmedeki avantajlı konumu ile sermaye birikimi kısıtlarını aştığı oranda sıçrama potansiyeline sahiptir. Bu açıdan Rusya ekonomisini başta enerji olmak üzere doğal kaynakların ihracatına dayalı bir modele indirgeyerek anlamak mümkün değildir.

36. Rusya, dünya ekonomisinin kilit enerji kaynaklarının yanı başındaki stratejik konumu, kendi doğal zenginlikleri ve ekonomik yapısı göz önüne alındığında bölgesel etkinliğini küresel ölçekte bir ekonomik ve siyasi güce dönüştürme olanağına sahiptir. Rusya’nın bu olanakları, onun dünya kapitalist sisteminin içinde mevcut dengeleri bozucu özelliği ve emperyalist niteliğinin geçici değil yapısal bir olgu olarak değerlendirmesini zorunlu kılmaktadır.

37. Rusya, gelişkin sanayi altyapısı ve sınıfın kentli ve eğitimli niteliğine rağmen zayıf bir sınıf hareketine sahiptir. Sovyetler Birliği’nden devralınan örgütlü toplumun, kapitalizmin restorasyonu sırasında tasfiye edilmesi sınıf hareketine de kalıcı hasarlar vermiştir. Putin yönetimi de işçi sınıfının örgütlenmesinin karşısına sistemli bir şekilde siyasi, hukuki ve ekonomik engeller çıkarmakta ve bunun sonucunda sınıfın örgütlülük düzeyi genel olarak düşmeye devam etmekte ve devlet kontrolündeki sendikaların dışındaki alternatif örgütlenmelerin gelişimi yavaş kalmaktadır. Sendikal hareketin tüm dünyada yaşadığı kriz, Rusya’da da belirgin bir şekilde gözlemlenmektedir. Birtakım örneklerde ekonomik gelişmelere tepki gösteren ve bu tepkilerinden sonuç da alan işçi sınıfı, siyasal bir sınıf olarak Rusya’ya ağırlığını koyacak güçten uzaktır. Üstelik, Rus işçi sınıfının sanayi sektörü dışında kalan kesimi, daha da hareketsiz ve örgütsüzdür.

38. Rusya’daki siyasal alan büyük ölçüde Putinizm denen olgunun etkisi altındadır ve düzen içi muhalefet de büyük ölçüde Putin tarafından belirlenmektedir. Özellikle dış politikada Putin’in attığı adımlar konusunda Rusya’da genel bir mutabakat olması, Putin’in bu etkiyi içeride kullanmaktaki maharetiyle birleştiğinde, Rusya’da muhalefetin alanı daralmaktadır. Putin’in dışarıda attığı adımlara emperyalizmi onaylayan bir şekilde karşı çıkan Batıcı ve liberal muhalefetin toplumsal desteği veya siyasi etkisi bulunmamaktadır. Liberalizmin Rusya’da ciddi bir ağırlık taşıyan sanayi işçileriyle bir ilişki kurması veya rezonans tutturması imkansızdır. Putin’in Birleşik Rusya partisi özellikle dış politika gündemleriyle sınıf içinde belli bir desteği ve hatta örgütlülüğü korumaktadır. Devlet sektörünün bir süre daha ağırlığını koruyacağı Rusya’da mülkiyetin el değiştirmeyecek oluşu, bu desteğin devam etmesi için nesnel koşulları sağlamaktadır. Emekçi kitleler, milliyetçilik, dinselleşme, liberalizm ve tüketim motiflerinin karışımı olan eklektik bir söyleme maruz kalmaya devam etmektedir. Yeri geldiğinde sosyalist geçmişe hiçbir atıfta bulunmadan 74 yıllık tarihe referanslar dahi yapılabilmektedir. Sosyalizmin olmadığı bir Sovyetler Birliği imgesi bilinçli ve sistematik olarak kullanılmakta, bu imge sosyalizmin izlerini silmek için işlevlendirilmektedir.

39. Çözülüşün ardından kapitalizm yoluna girse de, uluslararası arenada sosyalizm günlerinde inşa edilmiş farklı bir dış politika geleneğini, Kızıl Ordu’nun güçlü ve muzaffer mirasını ve Sovyetler Birliği’nden kapsamlı bir altyapıyı devralan, uçsuz bucaksız bir coğrafyaya, yine sosyalizm günlerinden eğitimli bir işgücüne, hatırı sayılır enerji kaynaklarına ve iktisadi olanaklara sahip olan Rusya, başat emperyalist ülke ABD’nin çizdiği paradigmaya  ve oyun kurallarına tamamiyle boyun eğecek, uluslararası kapitalist sistemin mevcut hiyerarşisine koşulsuz itaat edecek bir ülke haline getirilememiştir. Yeltsin döneminin teslimiyetçi politikalarının, yaşanan iktisadi ve yönetsel krizler sonucu tıkanmasında bu entegrasyon kurgusunun Rusya’ya uygun olmayışının payı vardır. SSCB’nin çözülüşünde sosyalizmin tarihsel mirası ve toplumsal yapının oluşturduğu nesnel direnç, bu ülkenin siyasetçilerinin son derece kişiliksiz bir şekilde boyun eğdiği liberal yağmacı programı mantıksal sonuçlarına kadar götürmelerine izin vermemiştir. Ancak kapitalist restorasyon sürecinde Rusya’nın değişmeyen arzusunun emperyalist sistemle bütünleşme yönünde olduğu ve bu konuda 1991’den bu yana herhangi bir kesinti ve kopuş bulunmadığı da unutulmamalıdır. Restorasyonun riske girdiği ve politika tercihlerinin revizyon gerektirdiği alt dönemler yaşansa da temelde Rusya yönetimi hep bu bütünleşmeye odaklı hareket etmiştir. Rusya, sistem içinde kendi koşullarına uygun bir yer talep etmektedir. 

40. Ukrayna ve Gürcistan örneklerinde görüldüğü gibi Rusya, eski-Sovyet Cumhuriyetlerinde çıkarlarını tehlikeye düşürücü toplumsal, siyasi, ekonomik değişiklik girişimlerine ve provokasyonlara karşılık verme kararlılığına sahiptir. Rusya bu ülkelerin emperyalist sisteme ABD’nin istediği noktadan entegrasyonuna müdahale ederken, Putin ve Rus burjuvazisi her iki ülkede sınırlı da olsa kazanılan askeri başarıyı diplomasi alanında da sağlamlaştırma iradesini göstermektedir.

41. Rusya, sınır komşusu olmadığı, müdahalenin meşruiyetini artıracak Rus kökenli etnik bir grubun yaşamadığı ama Sovyetler Birliği döneminden kalma eski bir müttefiki olan Suriye’de uluslararası alanda etkisini bir üst seviyeye taşıyacak adımı atmış ve ABD’nin bir türlü istediği ilerlemeyi sağlayamaması, IŞİD faktörü, Suriye’nin direnişi ve Esad’ın düşmemesinin yarattığı ortamı kullanarak Suriye’ye askeri olarak müdahale etmiştir. SSCB döneminden sonra bölgede ilk defa bu kadar etkin bir rol oynamaya başlayan Rusya, Ortadoğu’da askeri üsse sahip olduğu tek yerin mutlak ABD denetimine  geçmesine izin vermeyerek, emperyalist dünyanın iç çelişkilerini derinleştirmiştir.

42. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi, çift yönlü bir analize tabi tutulmalıdır. Suriye’deki çatışmalar ABD ve müttefiklerinin bölgeye dönük kapsamlı müdahalesinin son halkası olarak başlamıştır. Bu müdahale önemli bölge güçleri olan Suudi Arabistan, Türkiye ve İsrail’in yanı sıra diğer gerici Arap rejimlerinin de içinde bulunduğu bir uluslararası komplo olarak adlandırılabilir. Komplonun bileşenlerinin ortak hedeflerin yanı sıra özgül stratejik hesaplarla hareket etmesi, Suriye operasyonunu çıkmaza soktuğu gibi operasyonun yıkıcı etkisini de alabildiğine artırmıştır. Bu haliyle ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliği’nin var olduğu dönemin özelliklerinden yararlanarak hareket serbestliği ve göreli bir özerklik elde etmiş bazı devletleri ortadan kaldırma ya da parçalama çabasının bir uzantısı olarak görülecek olan Suriye operasyonu, bir kez başladığı andan itibaren aynı zamanda sistem içi rekabet ve çelişkilerin de hesaplaşma alanına dönüşüvermiştir. Bu iki dinamik birbirinden ayrıştırılamasa da, bir ve aynı şeyler değildir. Uluslararası sermayenin belli ülkeleri daha gelişkin bir eklemlenme modeliyle sistemin içine çekmesi ve sermaye hareketlerini özgürleştirmesinin ilk ve en tipik örneği Yugoslavya’dır. Bu ülkeye dönük müdahale, Almanya ve ABD arasında kıyasıya bir rekabeti beraberinde getirmiş, henüz kapitalistleşme sürecinin başındaki Rusya’yı kuşatma gibi bir boyut taşımış olsa da, esas itibariyle uluslararası tekellerin kolektif bir fetih operasyonu olarak görülmelidir. 

43. Suriye’de yalnız ülkedeki değil, bölgedeki dinci-gerici çetelerin aktive edilişi aynı zamanda karşı-devrimci bir karakter taşımaktadır. Etnik ve mezhepsel katliamların şiddeti, operasyonun tüm ilerici birikimi ve kamu kültürünü tasfiye etme, emekçilerin tüm kazanımlarını ortadan kaldırma amacını görmezden gelmemize neden olmamalıdır. Bu zorlu koşullar altında, bölgenin komünist güçleri kendilerini karmaşık bir denklemde bulmuşlardır. Savaşta fiilen ortaya çıkan taraflardan biri yalnızca Suriye’yi parçalamayı, emperyalist yağmaya konu etmeyi istediği, sadece insanlık dışı katliamlarda sınır tanımadığı için değil, zaten zayıflamış olan ilerici birikime öldürücü darbeyi indirmek üzere harekete geçtiği için de komünistlerin düşmanıdır. Suriye’deki yönetimin sınıf karakterine ilişkin herhangi bir belirsizlik söz konusu olmamakla birlikte, komünistlerin Suriye’de savaşan taraflara eşit mesafede durması söz konusu olamaz. Suriye’ye adlı adınca emperyalist-gerici bir müdahalede bulunulmuştur ve komünistlerin bu müdahaleyi püskürtmek konusunda inisiyatif alıp, süreçten işçi sınıfının bağımsız hattını güçlendirmek için yararlanmak ve sömürü düzenini ortadan kaldırmak dışında bir strateji geliştirmeleri düşünülemez. Verili güç dengeleri ışığında dünya devrim süreci ve bölgenin emekçi sınıfları açısından bu müdahalenin durdurulması açık bir kazanım olacaktır. Bunun kalıcı bir mevziye dönüşmesi ise komünist hareketin herhangi bir burjuva unsuruna yedeklenmeden devrimci bir konumlanış içine girmesine bağlıdır.

44. Rusya’nın Suriye’deki savaşa müdahalesi bu anlamda emperyalist bir müdahaleye ve karşı-devrimci İslamcı çetelerin katliamlarına “yanıt” olmanın meşruiyetini arkasına almıştır. Ancak Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinde bu saikler, Moskova’nın ekonomik ve siyasi çıkarlarını koruma kaygısına gerekçe olmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Putin yönetiminin sınıfsal ve ideolojik karakteri, Suriye halklarının iyiliğini düşünmeye ya da uluslararası politikada etik bir davranış geliştirmeye hiçbir biçimde uygun değildir. Dolayısıyla Rusya Federasyonu’nun kendi çıkarlarını savunmak ve ABD’nin başını çektiği emperyalist blokla keskinleşen rekabette mevzi elde etmek için son derece rasyonel bir tercihte bulunduğu söylenebilir.

45. Rusya’nın Suriye’ye müdahale ederken emperyalist davranış kalıpları sergilediği açıktır. Putin yönetimi Suriye’nin hem askeri hem diplomatik alanda kendisine mahkûm olmaya devam etmesi için ince politikalar yürütmekte ve Esad’a bazı konularda dayatmalarda bulunmaktadır. Bu dayatmalar arasında ülke ekonomisinin liberalleşmesi doğrultusunda anayasal düzenlemeler olması özellikle dikkat çekicidir. Son olarak Rusya Suriye’yi ABD ile belli bir anlaşma zemini yaratabilmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Bu anlamda Rusya’nın Suriye politikası Rusya ile ABD arasındaki bir hegemonya mücadelesi kadar, Rusya’nın ABD ve diğer emperyalist ülkelerin kendisine dönük ekonomik ve siyasi kuşatmayı kabullenmeyeceğinin işareti olarak görülmelidir. Kuşkusuz bu ihtiyatlılık hali bugün için geçerlidir.

46. Rusya’nın siyasi iddialarını belli ölçülerde gerçekleştirebildiği bir diğer alansa, Rusya’nın ABD’nin dibine kadar sokulabildiği kendi halkına ve dışarıdaki rakiplerine Rusya’nın eskisi gibi kıtalararası etkili bir nüfuz politikası yürütebildiğini gösterdiği bir coğrafya olan Latin Amerika’dır. Elde edilen nüfuz büyük oranda son iki yıldır sürdürülen yoğun diplomatik çabalarla somutluk kazanmıştır. Ancak Rusya Latin Amerika’da ekonomik yatırımlar bakımından Çin Halk Cumhuriyeti’yle rekabet edebilecek durumda değildir. Son yıllarda Çin Halk Cumhuriyeti’ne pazar kaptırsa da, başta Venezuela, Arjantin, Peru, Nikaragua, Küba ve Brezilya olmak üzere yoğun biçimde Latin Amerika ülkelerine asli olarak savaş teknolojisi satan Rusya, Latin Amerika’da askeri üs anlaşmaları yapmak için de uğraşmaktadır. Ancak kıtada yaşanan son siyasi gelişmeler ve sağcılaşmanın, Rusya’nın kıtadaki nüfuzunu da etkileyen sonuçları olması beklenmelidir. Rusya’nın ve hatta Çin Halk Cumhuriyeti’nin tüm çabalarına karşın belirleyici olan, Latin Amerika halklarının bu sağcılaşmaya verecekleri tepki olacaktır. ABD destekli provokasyonlar ve sağcı güçler sonuç almaya devam ederse, ABD, eski günlerine bir daha dönemese dahi, yeniden önemli mevziler kazanacaktır.

47. Rusya Federasyonu, son başkanlık seçiminde ABD’nin iç dengelerine müdahale yeteneğini fazlasıyla sergileyip iki başkan adayından birine açık destek vererek, seçilmesine yardımcı olmuş ve uluslararası alandaki siyasi müdahale yetkinliğini çok özel bir alanda, emperyalist sistemin lider ülkesinde göstermiştir. Emperyalist rekabetin ürünü olan bu müdahale, Rusya’nın emperyalist hiyerarşideki yerini göstermesi açısından önemsenmelidir.

48. Uluslararası kapitalist sistemin 21. yüzyıl için yeni bir yönetsel sistem kurgulayamadığı ve eski yönetsel yapının işlemez hale geldiği koşullarda yaşanan siyasi krizin belirlediği bir ortamda, Rusya bu krizdeki boşlukları kullanarak alanını genişletmekte ancak bu bağlamda ABD’ye benzer bir başat emperyalist rol üstlenememektedir. Rusya’nın kriz koşullarındaki ABD liderliğindeki kampa karşılık yürüttüğü karmaşık müdahaleleri ve Sovyetler Birliği’nin ilkeli, rasyonel, tutarlı ve barışçı dış politika mirasını sistemli bir biçimde kullanması sosyalist kutbun olmadığı bir dünya nesnelliğinde üçüncü yol seçeneği yanılsaması yaratmaktadır. Rusya’nın yaptığı stratejik hamlelerin bazı örneklerde ABD’nin hareket alanını daraltması bu yanılsamayı güçlendirmekte, Putin Rusyası’nın dünya solu ve komünist hareketi içinde popülaritesi artmaktadır. Kapitalist niteliği tartışmasız sistem içi bir aktör olan Rusya’nın dünyanın herhangi bir noktasında işçi sınıfını temsil ehliyeti olmadığı gibi onun bir müttefiği olmadığı da açıktır.

49. Rusya’nın dünyanın ezilen halklarına hitap etme zorunluluğu ABD ile girdiği rekabetten kaynaklanmaktadır. Emperyalizmin tepesinde duran ülke olarak ABD’nin temsil ettiği değerlere karşılık ezilenlerin sesi olma iddiasını taşımaya çalışan Rusya’nın emperyalist sistem içinde tuttuğu yer gereği, ideolojik bir tutarlılığa sahip olması imkansızdır. Rusya, süreç içinde taktik ideolojik konumlar almakta ve Rusya’nın temelde ABD’ye karşı geliştirdiği bu söylem ideolojik tutarlılığı olmasa dahi, dünya solu ve ilerici kamuoyunda Rusya’ya dair oluşan kafa karışıklığını şiddetlendirmektedir. Komünistler bu koşullarda emperyalist sistemin içindeki farklı odaklara eşit mesafede durma refleksiyle hareket edemezler. 

50. Bugün, dünya ilerici kamuoyunun ve komünist hareketin özellikle Rusya söz konusu olduğunda tarafsız ve siyasetsiz kalmamak ile işçi sınıfının bağımsız hattını korumak arasında oluşan gerilimi çözemedikleri ve Rusya’yı ezilenlerin dostu olarak görme eğilimi içine girdikleri gözlenmektedir. Bugün dünya sistemi içindeki gerilimlerde eşit mesafede durarak devrimci bir pozisyon geliştirmek ne kadar imkansızsa, şu ya da bu aktörü destekleyerek ilerici bir misyon üstlenmek de o denli imkansızdır. Komünist hareketin önündeki görev, Rusya gibi emperyalist iddialara sahip aktörlerin sistem içinde yarattığı boşlukları bağımsız bir sosyalist hattın merkezinde durduğu bir siyasi perspektifle işçi sınıfı ve sosyalist devrimin çıkarları lehine kullanmaktır.

51. Uluslararası kapitalist sistemin geleceği ve Rusya’nın bu sistem içindeki konumu açısından önemli bir parametre Rusya ile sistem içinde bazı açılardan kendisiyle benzer bir konumda hareket eden Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin nasıl seyredeceğidir. ABD’nin emperyalist sistem içinde eskisi gibi sürdüremediği lider konumu için asıl önde gelen tehdidi Çin Halk Cumhuriyeti’nin devasa ekonomisinin oluşturduğu düşünülürse bu ilişkinin seyrinin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

52. 1978’de başlayan piyasalaşma/dekolektivizasyon süreci bugün Çin Halk Cumhuriyeti’ni emperyalist dünyanın iç dengelerini etkileyebilen, bu dengeleri bozan bir ülke haline getirmiştir. Yüz milyonlarca köylünün ucuz ve kuralsız işgücü olarak deniz kıyılarında ve nehir boylarında kurulan serbest sanayi bölgelerine akıtılması ve uluslararası sermayeye yüksek sömürü oranının cazip gelmesi Çin deneyiminin altında yatan nedendir. 1990’larda ivme kazanan doğrudan yabancı sermaye yatırımları da Çin Halk Cumhuriyeti’nin hızlı kapitalist gelişiminin ateşleyicisi olmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti’nin ihracata dayalı büyümesi, ABD ve Avrupa’nın açık bir şekilde düşük ve orta teknolojili imalat sektörlerini Çin Halk Cumhuriyeti’ne kaydırmaları, emperyalist-kapitalist işbölümü içerisinde bir rol değişiminin ürünüdür. Devletin ekonomideki ağırlığı yüksek olmakla birlikte, görünenden daha fazla özel sektör ve dolayısıyla yabancı sermaye ağırlığı bulunmaktadır. Çin ekonomisinin kapitalist niteliğini gölgeleyecek her türlü iktisadi yaklaşım ve analiz yanlıştır.

53. Çin Halk Cumhuriyeti 2015 yılında 30 yıla yayılan yüksek büyüme oranıyla ABD’yi dünya üretimine katkı payı ve GSYH’de geçmiştir. Bugün Çin ekonomisi dünya petrolünün yüzde 20’sini ve madenlerinin yüzde 40’ını kullanmaktadır. Çin bu koşullarda dünya pazarındaki payını korumak ve hammadde akışını kontrol etmek, dolayısıyla emperyalist rekabette elini daha güçlü kılmak zorundadır.

54. Çin’in imalat sanayi kapasitesinin dörtte üçü ihracata yönelik bir yapıdadır ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ana pazarlarının ABD, AB, Japonya gibi gelişmiş kapitalist ülkeler olduğu düşünüldüğünde, Çin ekonomisinin büyük bir bağımlılık riski taşıdığı görülmektedir. Çin’in en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajıdır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde yavaşlayan talebe bağlı olarak düşen büyüme oranını sabitleme çabasını ifade eden, iç pazara dayalı büyüme modeli bir dizi kısıtla maluldür. 2008 sonrası büyük altyapı yatırımlarıyla dış talep düşüşünün etkileri telafi edilmeye çalışılmış, ancak bu hamlenin gerektirdiği yüksek borçlanma Çin ekonomisi açısından önemli bir tehdit haline gelmiştir. Dış talep zaten zayıflarken, yabancı yatırımlarla birlikte ana misyonu gelişmiş kapitalist ülkelere düşük maliyetli tüketim malı akışını sağlamak olan bir ekonominin, mutlaka ücret artışı gerektirecek iç talebe dayalı bir büyüme modeline geçişi büyük zorluklar içermektedir.

55. Çin Halk Cumhuriyeti’nde son yıllarda atılan tüm adımlar Çin işçi sınıfı aleyhine, gittikçe güçlenen Çin burjuvazisinin lehinedir. Çalışma saatlerinin uzatılması gibi sınıfın çıkarlarıyla taban tabana zıt reformlar ciddi sosyal ve siyasi sonuçlar yaratmaktadır. Yüksek yatırım oranları nedeniyle işgücüne talebin artışı kırdan kente çok büyük bir göç dalgasına neden olmaktadır. Hızlı proleterleşme süreci güvencesizleşmeyle birlikte sınıf ayrımlarını keskinleştirmekte, bunun yaratacağı siyasi ve sosyal dinamiklerin soğurulması görevini de yine Çin Komünist Partisi üstlenmektedir. Emek yoğun sektörlerin ekonomideki ağırlığı ve düşük ücret/yüksek sömürü oranları nedeniyle hane halkı tüketim oranları genel olarak düşük seyrederken, burjuvazinin büyük ve orta katmanlarının ülkedeki hızlı gelişimi iç tüketimi artırmaktadır.

56. Çin Halk Cumhuriyeti artan iktisadi kapasitesi, gelişen askeri ve siyasi yetenekleriyle dünya kapitalist sistemi içinde kendisine yeni bir yer aramaktadır. Son yıllardaki hızlı büyüme, sermaye ihracı, yayılma, ticaret anlaşmaları gibi ekonomik gelişmeler orta vadede dengeleri değiştirecek sonuçlar doğurmaya adaydır. Çin’in yayılmacı politikaları, sermaye ihraç eder hale gelmesi ve az gelişmiş ülkelerle kurduğu siyasi ve ekonomik tahakküm ilişkisi gibi olgular Çin’in çok boyutlu bir analiz çerçevesinde bir ülke olarak emperyalist niteliğini gösterse de Çin Halk Cumhuriyeti, başat emperyalist ülkelerle rekabetini pragmatik taktiklerle yürütmekte ve şimdilik açık karşı karşıya gelişlerden özellikle kaçınmaktadır.

57. Çin Halk Cumhuriyeti mevcut emperyalist hiyerarşiyi zorlar ve kendine yer ararken sistemin mevcut işleyişinde sorunlara yol açmaktadır. Tedbirli adımlarla güç biriktirme yolunu seçmiş görünen Çin, kapitalist dünyanın bir üyesi olarak piyasalara açılma ve dünya sistemi içinde kendine başat bir yer bulma arayışlarında mevcut ekonomik hiyerarşinin kurallarına uymayı tercih etmekte, böylece sistem dışında bir odak olmadığını her fırsatta göstermektedir. Çin’in tüm adımları emperyalist sistemin içinde değerlendirilmeli, Çin’in az gelişmiş ülkelere dönük siyasi ve askeri tutumu da, emperyalist hiyerarşinin tepesiyle girdiği rekabet dahil tüm ilişkiler de bu çerçevede ele alınmalıdır. Çin Halk Cumhuriyeti, sistemin işleyişini bozarak sistem içinde çeşitli nedenlerle bir boşluk yaratıyorsa dahi bunun sistemin kendi iç kriz dinamiklerinden kaynaklandığı unutulmamalıdır.

58. Çin Halk Cumhuriyeti bugün kendisi için stratejik bir başlık olarak gördüğü Güney Çin Denizi gibi birkaç başlık dışında ABD ile doğrudan karşı karşıya gelişlerden kaçınmakla beraber son üç dört yılda Ortadoğu, Latin Amerika ve özellikle Afrika’daki etkisini artırmak için agresif adımlar atmaktadır. Bu bölgelerde, bilhassa Çin’in emperyal ve yayılmacı ufkunun fazlasıyla göze battığı Afrika’da rekabetin keskinleştiği ve daha da keskinleşeceği açıktır.

59. Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti, tüm farklılıklarına rağmen, hali hazırdaki liderlikleri ve kapitalist yapılarıyla, uluslararası kapitalist sistem içinde, var olan dengeler içinde çözülemeyecek bir sorun ve kriz dinamiği oluşturmaktadır ve her ikisinin de sistem içindeki geleceği, bir bütün olarak uluslararası kapitalist sistemin geleceği değerlendirilmeden anlaşılamaz. Sosyalist sistemin bir kutup olmaktan çıktığı dünyada, ABD’nin tek kutuplu saldırganlığı 2000’lerin ilk yıllarını belirlemiş, ancak sonrasında bir krize girmiştir. Bush döneminde son aşamasına ulaşan, neoliberal politikaların ve savaş saldırganlığının karakterize ettiği bu tek kutuplu sistemin bir dünya sistemi olarak sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bu sistem 2008’de yaşanan krizle son nefesini vermiş, emperyalizmin derinleşen siyasi ve ideolojik krizi yeni ve istikrarlı bir yapı kurulmasına izin vermemiştir. Dünya kapitalist sisteminin bir geçiş sürecini yaşadığı bugünlerde, Rusya’nın ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda kendilerine açtıkları alan, bir kriz ve çıkışsızlık nesnelliğinden beslenmekte ve bu haliyle kalıcı ve istikrarlı bir konumlanışı temsil etmemektedir.

60. Emperyalist sistemin sosyalizmle birlikte var olduğu dönemden kalan kutuplaşma pratiğinden yola çıkılarak Rusya-Çin ekseninden benzer bir kutup çıkması beklentisinin bugünkü dünya koşullarında bir karşılığı yoktur. Sosyalizmle kapitalizmin dünya üzerinde iki ayrı kutup şeklinde var olmaları bu iki sistem arasındaki uzlaşmaz çelişkinin bir sonucudur. Bu uzlaşmaz çelişki bir sistemin çözülmesiyle sonuçlanmıştır. Rusya veya Çin ile emperyalist merkezler arasında sistemsel açıdan bir uzlaşmaz çelişki tarif edilemez. Ancak böylesi bir çelişkinin tanımlanamıyor oluşu, Rusya ve Çin’in var olan emperyalist statükoyla uzlaşacağı anlamına da gelmez. Emperyalist sistem doğası gereği sistem içi rekabet ve çelişkileri barındırır. Rusya’nın da, Çin’in de yarattığı sorunlar, sistem içi rekabetin ve sistem içindeki hiyerarşiyi ve yapıyı zorlamalarının bir sonucudur. Unutulmaması gereken, karşıt sınıf pozisyonlarına sahip olunmayan bir dünya sisteminde ittifaklar sisteminde her daim değişikliklerin olabileceği ve bugünkünden farklı kompozisyonların ortaya çıkabilecek olduğudur.

61. Bugün dünyada dengeler yeniden tarif edilirken süreç sistemin iç dinamiklerin belirlediği bir çerçevede ilerlemekte ve sosyalizmin bir kutup olarak varlığını sürdürdüğü önceki dönemden farklı olarak tüm dünyada işçi sınıfı bu sürece etki edecek müdahalelerde bulunamamaktadır. Bu süreçte rol alan aktörlerden hiçbiri işçi sınıfını temsil etmemektedir. Bu koşullarda emperyalist sistemin geleceğine dair tarif edilen belirsizlik de sistem içi dinamikler ve sınıfsal bir soyutlamayla en genel anlamıyla burjuvazinin tercihlerine dairdir ve bu belirsizliğin kendiliğinden kalıcı bir şekilde burjuvazinin aleyhine derinleşeceği düşünülmemelidir. Emperyalist sistemin yaşadığı derin krizin yarattığı bu belirsizliğin işçi sınıfı lehinde yaratacağı olanakların değerlendirilmesi dünya komünist hareketinin elindedir. Emperyalist sisteme gerçek bir alternatif sunabilecek tek güç işçi sınıfıdır.

Sıra: 
2