Ekim Devrimi'nin 100. yılında...

12. Kongre: Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin 100. yılında yolumuz devrimin yoludur
Ekim Devrimi'nin 100. yılında...

"Sosyalist seçeneği güçlendirmek için" sloganıyla 27-28 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da toplanan TKP 12. Kongre Türkiye Konferansı'nde "Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin 100. yılında yolumuz devrimin yoludur" başlıklı metin oy birliğiyle kabul edilmiştir.

 

Ekim Devrimi sınıfsız-sömürüsüz bir toplum hedefinin gerçekçi olduğunu kanıtlamıştır.
1917 yılının 7 Kasım günü (eski Rus takvimiyle 25 Ekim), Rusya’da işçi sınıfı ve onun müttefiki yoksul köylülük iktidarı ele geçirdi. Emperyalist ülkelerin dünya halklarına tarihsel bir yıkım yaşattığı Birinci Dünya Savaşı sırasında iyice yoksullaşan, ekonomisi çöken, nüfusunun büyük bölümü cahilliğe mahkûm edilmiş büyük bir ülkenin kaderini emekçi halk ele geçirmişti. Elde gerçek anlamıyla bir enkaz vardı, bu yetmedi işçi sınıfının iktidarının hemen başta boğulması gerektiğini düşünen emperyalist güçlerin tamamı ve onlar tarafından desteklenen Rus gericiliği Sovyet Rusya’nın üzerine çullandı. Çok zorlu mücadelelerle geçen ilk yılların ardından 1930’lara gelindiğinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, sanayileşme yolunda dev adımlar atmaya başlayan, eğitim, sağlık, kültür alanlarında tarihsel bir sıçrama kaydeden ve en önemlisi bütün bunları sömürüyü ortadan kaldırarak, eşitlikçi bir temelde hayata geçiren bir ülke haline gelmişti. 1917’de başlayıp 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sonlanan Sovyet deneyi, bütün eksikliklerine rağmen, gelişmiş kapitalist toplumların yanına dahi yaklaşamayacağı başarılara insanlık adına imza atmış, bugünkü adaletsizliklerin çok büyük bir bölümünden kurtulmuştu. Ekim Devrimi ve onun yarattığı toplumsal düzen kanıtlamıştır ki, insanlık kapitalizme mahkûm değildir.

1917, Marx’ın doğrulanmasıdır.
Karl Marx ve Friedrich Engels 1848 yılında Komünist Parti Manifestosu’nda komünistlerin teorisinin tek bir cümlede özetlenebileceğini yazmışlardı: Özel mülkiyetin tasfiyesi! Fabrikaları, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, toprağı ele geçiren mülk sahibi kapitalist sınıf, yaşamak için emek gücünü satmak dışında bir şansı olmayan işçi sınıfını sömürerek zenginleşiyordu. Sosyalist devrim, aralarında hiçbir durumda “adil” bir ilişki kurulması mümkün olmayan bu iki sınıf, burjuvazi ile proletarya, arasındaki tarihsel hesaplaşmadan başka bir şey değildir. Marx’ın öncelikle ele aldığı kapitalist toplumlarla Rusya arasındaki sosyo-ekonomik farklılıklar, aradan geçen süre içinde emperyalizm olgusunun kapitalizme damga vurması, 20. yüzyılın başlarında sınıf mücadelelerinin mantığında ve aktığı kanallarda yaşanan önemli değişiklikler, Komünist Manifesto’da tek cümleyle ifade edilen hedef ile 1917 Ekim Devrimi arasındaki sarsılmaz bağı ortadan kaldırmıyor. İlk sosyalist devrim, insanlığın üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine karşı zafere taşıdığı ilk siyasal başkaldırıdır. Marx’ın düşünce ve eyleminin merkezinde sınıf mücadelelerinin yasalarının ortaya çıkarılması ve sınıfların ortadan kalkacağı bir toplumsal düzenin yolunu açacak toplumsal dönüşümlerin hızlandırılması vardır. Bolşevikler bu yolda ilerlemiştir.

Öncü parti fikri, sosyalizm mücadelesinin en kritik halkasıdır.
Devrimleri partiler yapmaz. Devrimler toplumsal sınıfların, kitlelerin eseridir. Ancak devrimlerin emekçi halk için kalıcı bir zafere taşınması, mutlak olarak öncü partinin ağırlık koymasını gerektirir. Ekim Devrimi’ne kadar “işçi sınıfı partisi” dendiğinde daha çok parlamentoya yerleşmiş, kurumsal, adım adım büyümeyi hedefleyen kitle partileri akla gelirdi. Ekim Devrimi, bir devrimci yükseliş sırasında sağlam kadrolara sahip, hazırlıklarını kriz dönemlerinin karmaşasını gözeterek yapmış, hızlı hareket eden ve sosyalist iktidar perspektifine sahip bir partinin işçi sınıfının temel gereksinimi olduğunu gösterdi. Marksizmin, Marksizm-Leninizme dönüşümü bütünsel bir sürecin ürünü olsa da, biliyoruz ki bu dönüşümün en önemli unsuru öncü parti fikridir. Kapitalizm, devrimci, öncülük misyonuna uygun bir konum ve güce kavuşmuş bir proletarya partisinin yokluğunda krizleri emekçi halkın üzerine yıkarak ömrünü uzatmaktadır. Leninist Parti, yeri ne işçi sınıfının kendiliğinden eylemiyle ne inisiyatif almasıyla ne de başka örgütlenme biçimleriyle doldurulabilecek bir öznel aktördür.

Lenin’in emperyalizm teorisi, 1917 Ekim Devrimi’nin kapısını açmıştır.
Ekim Devrimi, emperyalistler arası boğazlaşmaya sahne olan ve dünya halkları için büyük yıkım anlamına gelen Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı derin siyasi, ekonomik ve ideolojik kriz ortamında gerçekleşti. Emperyalizm kavramını Lenin icat etmedi. Lenin’in emperyalizm teorisine zemin hazırlayan bir dizi değerli başka çalışmanın olduğu da tartışılamaz. Ancak Lenin’in emperyalizm teorisini benzersiz kılan, emperyalizm olgusunun sosyalizm mücadelesi açısından dayattığı stratejik meseleleri çözüme kavuşturmasıdır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyal demokrasinin işçi sınıfına nasıl ihanet ettiği, bundan daha önemlisi işçi sınıfı partilerinin düzen içi çözüm arayışından hangi siyasal ve ideolojik müdahalelerle çıkabileceği sorularını Lenin emperyalizm çözümlemeleri aracılığıyla yanıtlamıştır. Ekim Devrimi, bu yanıtların tescillendiği büyük bir tarihsel eylemdir.

1914’te emperyalist savaş karşısındaki tavır 1917’nin habercisidir.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, Bolşevik Parti savaşan ülkelerin işçi partileri içinde kendi burjuva hükümetlerini desteklememe kararı alan çok az sayıda partiden biriydi. “Yurtseverlik” adı altında, başka ülkelerde silahaltına alınan emekçileri ahlaksızca “düşman” ilan eden sosyal demokratların tersine Lenin ve arkadaşları enternasyonalist bir tutum aldılar. Ancak aradaki fark bundan ibaret değildi. Rus Bolşevikleri, emperyalist savaş bir kez patladıktan sonra kaçınılmaz olarak galiplerin hanesine (ezilenlerin zararına) yazılacak bir emperyalist barışa yandaşlık yapmak yerine kapitalist düzenin yıkılması için verilen mücadeleyi gözettiler. Çoğu kez neredeyse sadece ahlaki bir yükümlülüğün yerine getirilmesi gibi gösterilen Lenin’in savaş karşısındaki tutumu aslında bir büyük ihtilalcinin, stratejik hamlelerinin ahlaki öğelerle güçlendirilmesi olarak anlaşılmalıdır. 1917 Devrimi, işçi sınıfının hem kanlı emperyalist savaşa verdiği acımasız bir yanıt hem de savaşın yarattığı tarihsel fırsatın yaratıcı bir biçimde değerlendirilmesidir. Bu fırsatın kullanılamadığı ülkelerde emekçi halkın yaşadığı trajedilerin boyutları 20. yüzyıldan 21.’ye giderek daha da genişlemektedir.

İlk sosyalist devrim, burjuva demokrasisinin sınırlarını ve işçi sınıfı açısından ne anlama geldiğini açıkça göstermiştir.
Bolşevik Parti, Çarlık Rusyası’nda çok zor koşullarda mücadele etti, çoğunlukla gizli ya da yarı gizli çalışmak durumunda kaldı. Bununla birlikte seçim ve parlamento gibi düzlemlerden tamamen uzak kalmadı, kısa süreli de olsa temsilcilerini parlamentoya yolladı. 1917’nin ilk halkası olan Şubat Devrimi’nden sonra Rus tarihinde daha önce hiç tanık olunmayan bir “özgür” dönem açıldı. İşçi sınıfı, yoksul köylüler, askerler yaygın örgütlenmeler yarattı, devrimci yapılar açık çalışmaya başladı, daha da önemlisi Birinci Dünya Savaşı’nın kaotik ortamında Rus işçileri Şubat Devrimi’nin kazanımlarını korumak için silahlandılar. Ancak bu özgür ortam, son tahlilde, bir kez daha sömürücü bir sınıfa, kapitalistlere yarıyordu. Rusya emperyalist savaşın içinde kalmaya devam ediyor, işçiler acımasız koşullarda sömürülüyor, yoksul köylülük bir yandan savaşın, bir yandan da büyük toprak sahiplerinin ağır yükünü taşıyordu. Bolşevikler diğer devrimci örgütlerden farklı olarak, özgürlüklerin bu tabloyu değiştirmek için kullanılması gerektiğini söylüyor, bu doğrultuda çalışıyordu. “Bütün iktidar sovyetlere” sloganı, Nisan ayında “sosyalist devrimin” güncel bir hedef olarak ileri sürülmesi, Geçici Hükümete katılmamak, emperyalist savaştan derhal çekilme talebi gibi Bolşevikleri 1917 yılında diğer siyasi yapılardan ayıran önemli unsurlar bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ekim, şunu öğretti: Burjuva demokrasisinin alanının genişletilmesi, komünistler için kendi başına bir hedef olamaz; mesele işçi sınıfının kurtuluşudur, sosyalist devrimin kendisidir. Özgürlükler için mücadele bu bağlama yerleştiğinde anlam kazanır.

Ekim Devrimi kapitalizmin krizi ile devrimler arasındaki bağlantıyı açık bir biçimde ortaya çıkarmıştır.
Marx, kapitalizmin kriz üreten yapısını bütün ayrıntılarıyla sergilemişti. Üstelik sanıldığının tersine, Marx yalnızca (diyalektik olarak belirleyici olan) ekonomik düzlemde değil, burjuva diktatörlüğünün siyasal düzlemdeki zayıflıklarını, göreli istikrar yıllarının ardından neden ve nasıl yönetememe krizine gireceğini de göstermiştir. Sermaye egemenliğinin ekonomik, siyasi, ideolojik düzlemleri, onun bir bütün olduğu gerçeğini değiştirmemekte, her birinin bir ötekini etkileyebildiği, zaman zaman diğerlerinden daha önemli hale gelebildiği her örnekte gözlemlenmektedir. Lenin’in teorik ve pratik çalışmalarının merkezinde kapitalizmin zayıf noktalarının belirlenmesi ve buna uygun bir stratejinin işçi sınıfı adına hayata geçirilmesi yer alır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcıyla birlikte Lenin, sözünü ettiğimiz teorik ve pratik arayışı yoğunlaştırma gereksinimi duydu. Eşi benzeri olmayan yıkıcılıktaki savaşın yol açtığı umutsuzluk ve çaresizliğin insanları teslimiyete, kapitalizm içi onursuz çözümlere doğru ittirdiğini acıyla fark eden Lenin, bu tabloyu tersine çeviren ve Aslında hem Marx hem Engels’in yazılarında açıkça görülen yaklaşımı yeniden üretti. Kapitalizmin yol açtığı yıkım, bizzat kapitalizmin yıkımına dönüştürülmeliydi. 1917 Ekim Devrimi, bu tutumun mutlak olarak doğrulanmasıdır.

Komünistler, devrimci olmayan dönemlerde devrime hazırlanır.
Bolşevizmin Ekim Devrimi’ne gelinceye kadarki tarihi kabaca 15 yıl sürmüştür. Bu 15 yılın bir kısmında “devrim” hem fikren hem de fiziki olarak Rus toplumunun çok uzağındadır. Bolşeviklerin küçük bir örgüte daraldığı, Rusya’da kapitalist gelişmenin göreli bir istikrar kazandığı, Çarlığın mutlak otoritesini hissettirdiği bu yıllarda Bolşevikleri diğerlerinden ayıran en önemli fark “devrim perspektifi”ni hiç yitirmemeleridir. Gerici Çarlık devletinin zorbalığının dayanılmaz bir hal aldığı, en temel insan haklarının dahi yok sayıldığı, örgütlenmenin hiçbir biçimine izin verilmeyen yıllarda dahi Lenin ve arkadaşları kendilerini bilindik anlamıyla bir demokrasi mücadelesiyle sınırlamamıştır. Programatik düzeyde kendisini en gelişkin haliyle 1917 Nisanı’nda hissettirecek olan sosyalist devrim hedefi, aslında Bolşevizmin tüm dönemlerine içerilmiştir. Devrimci olmayan dönemlerde devrim hedefinin rafa kaldırıldığı bir siyaset anlayışının reddi, Bolşevizmi hem planlı hem de kendiliğinden bir biçimde nihai hesaplaşma anına hazırlamış, bu anlamda en güçsüz dönemlerinde dahi Bolşevizmin siyasi ve örgütsel varlığını keskinleşecek sınıf kavgasına ve devrimin yükselişine hizmet eden bir okula dönüştürmüştür. 1917 Ekim Devrimi sırasında Bolşeviklerin, kendilerinden çok daha avantajlı konumdaki siyasi hareketleri geride bırakmalarını sağlayan ataklığın ve becerinin kaynağında Lenin’in önayak olduğu bir siyaset ilkesi belirleyici olmuştur. Bugüne uzanan evrensel bir formülasyonla ifade edecek olursak: Sosyalist devrim hedefi yoksa, komünist bir partiye de ihtiyaç yoktur.