2014 Siyasi Rapor

2014 Siyasi Rapor

A. ULUSLARARASI DURUM

1. Kapitalist dünya sistemini bugün tanımlayan, belirsizlikler, kriz dinamikleri, emperyalist merkezler arasındaki gerilimin tırmanması ve sınıf mücadelelerinin keskinleşme eğilimi içine girmesidir.

2. Temelde üretimin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasında çözümü olmayan çelişkinin sonucu ortaya çıkan ve aşırı üretim ile kâr oranlarının düşmesinden kaynaklanan son kriz, hem şiddet hem ölçek açısından kapitalizmin çürümesinin boyutlarını sergilemektedir. Yalnızca ekonomik değil, siyasal ve ideolojik yönleriyle de sürmekte olan krize, kapitalist sınıfın bütünlüklü bir yanıt üretme yeteneğinin olmadığı da görülmektedir. Ancak, kapitalizmin yaşadığı son krizin ayırt edici özelliklerinden biri olarak, işçi sınıfı cephesinin güçsüzlüğünün altı çizilmelidir.

3. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde yoğunlaşan ve kesintisiz bir biçimde süregelen emperyalist saldırganlık, kapitalizmin krize verebileceği biricik yanıt olarak da yeni bir karakter kazanmaktadır. Uluslararası sermaye, kendisine ayak bağı olarak gördüğü aktörlere ve emeğe karşı bir yandan yeni hamleler yapmaktadır, öte yandan bu hamlelerin kendi egemenliği açısından yarattığı tehdidi önleme telaşına düşmüştür.

4. Sermaye sınıfının hareket alanının daraldığı, attığı her adımda yeni engellerle karşılaştığı bu konjonktürde, işçi sınıfının örgütlü mücadele gücü ve şiddetinin dengeleri değiştirebilme katsayısı artmıştır. Yakın gelecek, radikal değişikliklere gebedir. Bu değişikliklerin devrim cephesini güçlendirici yönde olması, işçi sınıfının en azından belli bölgelerde devrimci bir hareketlenme içine girmesine bağlıdır.

5. Tarihte birçok kesitte olduğu gibi, içinden geçtiğimiz dönemde de, ezilen halklara, emekçi sınıflara, genel olarak insanlığa yönelik tehditler ve buna karşı devrimci olanaklar, kendilerini aynı anda hissettirmektedir. Bugün başta NATO olmak üzere, emperyalist saldırganlığın planlandığı ve icra edildiği merkezlerin faaliyetleri yoğunlaşmış, Avrupa Birliği’nin militarist yönelimleri güçlenmiş, sistem içi çelişkilerin silahlı çatışmaya dönüşme potansiyeli artmış, ulus devletlerin egemenlik haklarına müdahaleler sıklaşmıştır. Bütün bunlar tek tek ülkelerde sermayenin emekçi sınıflara karşı yürüttüğü saldırganlıktan bağımsız bir biçimde ele alınamaz.

6. Kapitalizmin uluslararası alanda yaşadığı tıkanmanın yeni bir devrimler çağına evrilmesinin önündeki temel engel, bundan 100 yıl öncesine göre işçi sınıfının örgütlülüğü ve sosyalizmin ideolojik-siyasal ağırlığı açısından hayli geriye düşülmüş olmasıdır. İnsanlığın 2017’de yüzüncü yılını selamlayacağı Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, emperyalizmin yaşadığı çürüme ve krizle birlikte, işçi sınıfının ciddi bir toplumsal güç olarak kendini hissettirdiği birkaç on yıllık bir sürenin ardından zafere ulaşmıştır. Bu bağlamda, işçi sınıfının örgütlülüğünün ve sosyalizmin siyasi-ideolojik etkisinin artması, kapitalizmin kriz dinamiklerine bağlanarak kendi haline bırakılamaz. Burjuva diktatörlüğünün her anlamda tıkandığı tarihsel bir dönemin sosyalist devrimler çağına dönüşmesi, emek cephesinin siyasal müdahaleleri olmaksızın gerçekleşmeyecektir.

7. İşçi sınıfının göreli zayıflığı, emperyalist saldırganlık karşısında emekçi sınıfların dünya kapitalist sistemi içindeki çelişkilerin yarattığı soluklanma alanlarına bel bağlaması sonucunu doğurmaktadır. Bu eğilim, devrimci bir strateji arayışının terk edilmesi ile savunmacı bir konumlanışın kalıcılaştırılmasının ürünüdür. Oysa, uluslararası ve ulusal ölçekte sermayenin iç çatlak ve gerilimleri, ancak bağımsız bir devrimci stratejinin varlığında olumlu bir anlam kazanabilir.

8. Sovyetler Birliği’nin çözülüş sürecine girmesiyle açılan dönemde emperyalist dünya açısından ekonomik, siyasi ve ideolojik hegemonyanın yenilenmesinden değil, ayakta tutulmaya çalışılmasından söz edilebilir. Son on yılda daha belirgin şekilde görüldüğü gibi, her üç başlıkta da, sistem bunalımdan kurtulamamaktadır. ABD merkezli emperyalist sistem, kendisini reformdan geçirmeyi, hegemonyasını yeniden ve uluslararası sistemin bütün boyutları üzerinden tesis etmeyi başaramamaktadır. Buna karşılık emperyalizmin iç dinamiklerinin başka bir alternatif üretmeye muktedir olmadığı da görülmektedir. Bu durumun kaçınılmaz sonucu, emperyalist hegemonyadaki çatlakların derinleşmesi, bloklar arasında çeşitli cephelerde gözle görünür hale gelen sürtünmelerin büyümesidir.

9. Bu çerçevede ABD hegemonyasının zayıfladığı söylenebilir. Bununla birlikte, ABD’nin uluslararası sistemin yapısını belirleme ve müdahale gücü açısından diğer emperyalist bloklar ve kapitalist odaklarla kıyaslanmayacak bir belirleyiciliğe sahip olduğu gerçeği de varlığını sürdürmektedir. Hegemonik zayıflık ve belirleyiciliğin eşzamanlı yaşanması, emperyalizmin bunalımının göstergesidir.

10. En büyük sürtünme kaynağı, merkezinde Rusya ve Çin’in bulunduğu ve kendi içinde de şimdilik örtük duran çelişkiler barındıran odaktır. Zaman zaman Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerle bir ittifak sistemi içinde anılan Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin, birlikte mevcut emperyalist hegemonyaya tam boy meydan okumak ve yeni bir emperyalist merkez yaratabilecek konumda bulunmamaktadır. Söz konusu odak, daha çok, bunalım içindeki emperyalizmin bıraktığı boşluklardan beslenmektedir. Adı geçen ülkelerin emperyalist yönelimlere girmesi ve bu yönelimlerin ekonomik ve siyasi karşılığının olup olmadığı, sonucunu karmaşık dinamiklerin ve mücadelelerin belirleyeceği zorlu bir siyasal sorun olarak öne çıkmaktadır.

11. Suriye’deki emperyalist saldırganlık sırasında aldığı tutumda görüldüğü gibi, büyük bir güç olarak Rusya Federasyonu’nun bugünkü dünya sistemi içindeki rolü ve karakteri ile Rus kapitalizminin egemen güçlerinin yönelimleri, komünist hareket için özel bir önem taşımaktadır. Rusya Federasyonu ve onun Sovyetler Birliği’nden devraldığı uluslararası miras, SSCB’nin dağıldığı andan beri emperyalist ülkelerin temel müdahale alanlarından biridir. İki sistemli dünyanın ürünü olan bütün dengeleri ortadan kaldırmak, ortaya çıkan boşluğu kendi hegemonyasını güçlendirerek doldurmak isteyen ABD ve müttefikleri, hemen her ülke ve coğrafyada farklı kaynakları olan direnç noktalarıyla karşılaşmış ve bunların bir bölümünü alt edememiştir.

12. Kuralsız bir kapitalistleşme sürecine giren Rusya Federasyonu, zaman içinde hem bu direnç noktalarının en güçlüsü haline gelmiş, hem de diğer direnç noktalarının bir bölümüyle birlikte hareket etme yeteneği kazanmıştır. Bu özgün tarihsel koşullarda, emperyalist saldırganlığın durdurulması ya da dizginlenmesi söz konusu olduğunda, Rusya Federasyonu’nun bazı başlıklarda nesnel olarak olumlu rol oynadığı açıktır. Ancak bu rol, sınıfsal bir bakış açısı ve devrimci bir perspektifle sorgulanmak durumundadır. Rusya Federasyonu, başta bu ülkede yaşayan emekçi sınıflar olmak üzere, bir bütün olarak emek cephesinin karşısında konumlanmaktadır. Şu ya da bu uluslararası sorunda, Rusya’nın sömürücü sınıflarının çıkarları doğrultusunda olmakla birlikte, emperyalist saldırganlığın karşısında alınan bir karar uğruna bu sınıfsal karşıtlık yok sayılamaz. Rusya, dünya devrimi açısından sınıf mücadelesinin belli bir süre askıya alınabileceği, önemsizleştirileceği bir ülke değildir.

13. Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerin emperyalist saldırganlık karşısındaki konumlanışları, tek tek her örnekte dünya devriminin çıkarları hesaba katılarak değerlendirilmeli, ancak her durumda, işçi sınıfının bağımsız-tarihsel çıkarları gözetilerek tavır alınmalıdır. Bu ülkelerin, bugünkü konjonktürde, ABD ve Avrupalı emperyalistlerle birlikte değerlendirilmesi ve “eşit mesafe” adına kapitalist sistem içindeki farklılıkların düzlenmesi nasıl bir hataysa, bölgesel sorunlarda dünya devriminin kaderini bu ülkelerin egemen sınıflarının ABD emperyalizmiyle girdikleri mücadeleye teslim etmek de o kadar büyük bir hatadır.

14. Rusya ve Çin merkezli odağın içine yerleştiği boşluklar emperyalizmin krizini derinleştirmektedir. Söz konusu boşluklar, kendisini, örneğin Ortadoğu’da “Arap Baharı” diye adlandırılan restorasyon denemesinin beklenen sonuçları vermemesinde ya da mevcut emperyalist hegemonyayı zorlayan çeşitli ittifak girişimlerinde göstermektedir. Bu anlamda emperyalizmin Rusya ve Çin merkezli odakla sorunu, bu iki kapitalist gücün ayrı ayrı kuvvetlerinin toplamından daha büyüktür.

15. ABD, Rusya ve Çin merkezli odakla hesaplaşmasını Avrupa’daki etki alanını sürdürmek konusunda da kullanmaktadır. Ukrayna müdahalesi, yalnızca Rusya’ya değil Avrupa’ya da yapılan bir müdahaledir. Bu durum, Ukrayna’da faşist bir cunta yönetimi kurulmasıyla aynı anda Rusya’nın Güney Akım projesine karşı müdahalelerin başlaması, Rusya sınırlarında NATO yığınağının yeniden hız kazanması gibi hamlelerde açıkça görülmektedir. Öte yandan Ukrayna müdahalesinin ABD açısından bir “başarı” olduğunu söylemek yanıltıcı olur. Tarihsel olarak sınırları belirsiz, bütünlüğü bulunmayan Ukrayna’ya yapılan müdahalenin, Rusya’yı savunma refleksi göstermeye itmeyi amaçladığı açıktır. Ancak Rusya’nın Kırım ve Ukrayna’nın güneyine yönelik hamleleri ve bu hamlelere Çin’in verdiği destek, Almanya’nın bu gelişmeler karşısında Rusya ve Çin’i açıktan karşıya almaktan kaçınması gibi olgular, ABD’nin politik manevra alanının sınırlarını da göstermiştir.

16. ABD hegemonyasının süregiden etkisi ve sınırlarının açık bir şekilde görüldüğü diğer örnek ise geniş anlamda Ortadoğu’da son üç yılda yaşananlardır. “Arap Baharı” diye adlandırılan sürecin amacı, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere, İslamcı örgütlerle işbirliği yaparak rejim değişikliğine gitmek ve bu sayede bölgedeki dengeleri kökten değiştirmek olarak açıklanabilir. Bu politika, bir dizi başlıkta iflas etmiştir:

a. İslamcı örgütlerle ittifak tutmamıştır. Bunun nedenlerinden biri, Müslüman Kardeşler tipi örgütlerle El Kaide gibi cihatçı gruplar arasındaki geçişkenliğin son derece yüksek olmasıdır. Cihatçı örgütler ise özellikle Ortadoğu coğrafyasında genel bir meşruiyete sahip değildir. Bölge halklarının aydınlanmacı birikimi, ABD’nin El Kaide’ye kadar uzanan böyle bir ittifak üzerinden amaçladığı gibi bir restorasyon gerçekleştirmesinin önüne set çekmiştir.

b. Emperyalizmin vekilleri ya da taşeronları arasında kurulmak istenen ittifak tutmamıştır. Avrupa Birliği ile yakınlığı nedeniyle emperyalizmin hızlı müdahale edebildiği Tunus’ta başlayan süreç, daha güçlü iktidarları hedef aldıkça, emperyalizmin bölgede vekalet verdiği ülkeler arasındaki sürtünmeler giderek artmıştır. Bunun en açık örneği, Suudi Arabistan ile Katar-Türkiye ayrışmasında görülmüştür.

c. Değiştirilmek istenen dengelerin göründüğünden daha kararlı olduğu açığa çıkmıştır. Emperyalist müdahalenin Suriye’de karaya oturması bununla da ilişkilidir. Suriye’de Baas yönetiminin tarihsel ve güncel dayanaklarının güçlü olması bir yana, Rusya ve İran’ın etkisinin bir çırpıda ortadan kaldırılamadığı da anlaşılmıştır. Diğer yandan, ABD’nin “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle, bölgede yepyeni ve kararlı bir denge kurmayı değil, mevcut olanı bir değişime tabi tutmayı hedeflediği hesaba katılmalıdır. ABD’nin iki yılın ardından Mısır’da ray değiştirmesi, Türkiye ve Katar’ın Suriye’deki macera arayışlarını dizginlemesi, İran’la doğrudan masaya oturması gibi olgular, açık bir yenilginin sonucu değildir. Dengeler beklendiği kadar olmasa da belirli ölçülerde değişmiştir.

d. IŞİD’in Irak’ın stratejik kentlerindeki çıkışı da bu bağlamda görülmelidir. Hangi hesabın ürünü olarak ya da hangi uluslararası gücün ittirmesiyle gerçekleşmiş olursa olsun, bu çıkış, ABD projesinin göreli başarısızlığından başka anlam taşımamaktadır. Buna rağmen, IŞİD’in hamlesinin, ABD’ye bölge projelerini yenileme fırsatı sunduğu da unutulmamalıdır.

17. Sovyetler Birliği’nin dağılma süreciyle birlikte emperyalist müdahalenin odak noktası haline gelen Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da yaşananlar, Türkiye’nin iç dinamikleri üzerinde büyük baskı yaratmış, sermaye sınıfının geleneksel davranış kalıplarını zorlamıştı. AKP, biraz da bu akıl dağılmasına yanıt ürettiği için iktidara gelmiş ve tutunmuştu. Bugün ise her ne kadar Türkiye’yi çevreleyen coğrafya sonu gelmeyen güç mücadelelerine sahne olsa da, emperyalist dünyanın ilgisi Pasifik ve Afrika’ya kaymaya başlamıştır. Bu gelişmenin zamanla Türkiye’nin iç siyasetini etkilemesi beklenmelidir.

B. BÖLGESEL GELİŞMELERDEN İÇ DİNAMİKLERE: TÜRKİYE

18. ABD’nin bütünüyle emperyalist sistemin bunalımından kaynaklanan kararsızlığının ve tedirginliğinin, AKP gibi siyasal çıkış ve açılımlarını büyük ölçüde ABD faktörüne bağlamış aktörleri yıpratması kaçınılmazdır. Bölgesel restorasyon girişiminin ikincil oyuncuları arasında yer alan AKP’nin, kendisini bir anda oyun alanının dışında bulması, sürecin doğasıyla ilişkilidir. Suriye’de, Mısır’da, Filistin meselesinde ABD’nin manevralarına ayak uyduramayan AKP’nin, Ukrayna’da topa girecek mecali yoktur. AKP, İkinci Cumhuriyet’in payandalarından biri olan Yeni Osmanlıcılığın çöküşüne karşı bir süre direnmeye çalışmış, ancak direnemeyeceğini görmüştür.

19. AKP’nin yeni duruma ne düzeyde ve nasıl ayak uydurabileceği başka bir sorundur. Örneğin sınırları açmak kolay, bir kez açtıktan sonra tekrar kapatmak zordur. Benzer şekilde, cihatçı unsurlara destek vermek kolay, desteği kesmek zordur. Bütün bunlar, saha kenarına alınan AKP’nin meşruiyet krizini derinleştiren faktörlerdir. Çünkü İkinci Cumhuriyet’in ve Yeni Osmanlıcılığın mantığı, yedek kalmamaya dayanmaktadır. Bölgede üç yıl öncesine göre birçok açıdan yeni ve son derece kararsız bir durumun ortaya çıkmasının AKP’yi başka yönlerden sıkıştırmaya devam edeceği açıktır. Örneğin İran’la ABD arasında yürütülen müzakerelerin yeni bir uzlaşmayla sonuçlanması da, yeni bir gerilime doğru ilerlemesi de, AKP’yi farklı nedenlerle zor durumda bırakacaktır. Yine, Barzani’yle sürdürülen petrol diplomasisi, bir yandan AKP için Washington’la önemli bir ortak zemin teşkil ederken, öte yandan ABD’nin İran-Irak manevralarıyla uyum güçlüğü bulunmakta ve bu durum bir dizi gerilimi tetiklemektedir. İsrail’le ilişkilerin özellikle enerji anlaşmaları üzerinden tazelenmesi, AKP’nin Washington’daki hareket kabiliyetini şüphesiz artıracak, ancak Yeni Osmanlıcılığın tabutuna bir çivi daha çakacaktır. Bu çelişkilerin bütünü, dış dinamiğin AKP’nin zayıf karnı olmaya devam edeceğine işaret etmektedir. Bu da, ABD’nin AKP’ye ne kadar prim verdiğiyle değil, bölge gerçekleriyle ve İkinci Cumhuriyet’in iflasıyla ilişkilidir.

20. Yeni Osmanlıcılık iflas etmiştir. AKP tarafından “temkinli Türkiye burjuvazisini yeni yatırım alanları ve pazarlar uğruna daha cesur politikalara ikna etmenin anahtarı olarak görülen; İkinci Cumhuriyet’in istikrara kavuşması ve konsolide olması için gerekli enerjiyi sağlayacak bir dış politika pratiği olarak kurgulanan; ABD emperyalizmiyle işbirliğini daha da derinleştirmek, Washington’un bölgedeki baş taşeronu haline gelmek için bir araç olarak tasarlanan; AKP gericiliğinin ideolojik motivasyonu olan Sünni eksenini oluşturmak ve güçlendirmek için bir yol olarak tercih edilen; gerici Arap iktidarlarıyla siyasi, ideolojik, askeri ve finansal ilişkilerin hacmini genişletecek bir kanal olarak değerlendirilen; Kürt sorununun kontrol altına alınması, hatta bir olanağa dönüşmesi için uygun strateji olarak belirlenen; Irak Kürdistanı ve Suriye’de zengin petrol yataklarının olduğu bölgelerin siyasi ve ekonomik açıdan Türkiye’yle entegrasyonunu ve Türkiye’nin gevşek, ademimerkeziyetçi bir yapıya geçişini kolaylaştırıcı bir proje olarak planlanan; Türkiye kapitalizminin İslam dünyasındaki rakipleri olan İran ve Mısır’ın ekarte edilmesi, bölgedeki önemli ABD ortağı İsrail karşısında Türkiye’nin elinin güçlenmesi için bir olanak olarak kabul edilen” (Türkiye Komünist Partisi, 2013 Konferansı Raporu) Yeni Osmanlıcılık, ABD emperyalizminin bölgesel planlarıyla uyumunu yitirdiği gibi, İkinci Cumhuriyet’i ortaya çıkaran iç dengeleri de sabote etmeye başlamıştır.

21. AKP iktidarı, iç ve dış politikada birbirini besleyen açılımları cesur bir biçimde hayata geçirme iradesiyle hareket ettiği için emperyalist ülkelerin ve sermaye sınıfının desteğini almıştı. İç ve dış politika arasındaki uyum yittiği oranda, ABD ve Avrupalı emperyalistlerin AKP iktidarına verdikleri desteği gözden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bir süredir emperyalist merkezlerin AKP’yi hizaya getirme ve kontrol etme arayışına, bu iktidara seçenek oluşturma çabaları eşlik etmektedir. AKP’nin avantajı, burjuva siyasetinde uluslararası sermayeye güven veren, istikrarı sağlayacak ve toplumsal desteği arkasına alacak bir aktörün henüz ortaya çıkmamasıdır. Bu boşluğa rağmen, AKP iktidarının sarsılan temellerine bitirici bir darbe vurularak, seçeneğin ortaya çıkacak yeni siyasi tabloda yaratılması, düzen açısından mümkündür. Ana muhalefet partisi CHP, gelişmelerin düzen dışına çıkıp kontrol edilemeyeceği kaygısıyla bu yolu tıkamakta, AKP’ye dolaylı olarak destek vermektedir.

Ekonomide tıkanma

22. Türkiye’nin ekonomik yapısının ve konjonktürel durumunun, devam etmekte olan siyasi krizi ne ölçüde belirlediği ve bundan sonrasında krizin seyri üzerinde iktisadi dinamiklerin rolünün ne olabileceği, üzerinde durulması gereken bir husustur. Daha kuruluş aşamasında tıkanan İkinci Cumhuriyet, “yeni bir ekonomik büyüme modeli” yaratamamıştır. AKP iktidarının böyle bir modelden çok, neoliberal paradigmayı ülkenin ve bölgenin değişen koşullarında yeniden ürettiği söylenebilir. Bu yeniden üretimin, ekonomik yapı, Türkiye’nin dünya ekonomisiyle eklemlenme noktaları ve sermaye sınıfının bileşimi üzerinde önemli sonuçları vardır. Ancak bu sonuçların ortaya çıkması, AKP’nin yeni bir “model”le hareket ettiği anlamına gelmez. Yüksek borçlanmaya, sıcak para girişine, işçi sınıfı üzerinde muazzam bir baskı kurulmasına, özelleştirmeye ve varlık satışına, inşaat sektörü başta olmak üzere hizmet sektöründe yoğunlaşma ve sanayisizleşmeye dayanan paradigma, AKP’nin icat ettiği bir model değildir. AKP, bu paradigmayı, temsil ettiği sınıf adına “oldukça başarılı” bir şekilde icra etmiş ve kaçınılmaz sona dayanmıştır: Tıkanan, paradigmanın bizzat kendisidir.

23. AKP’nin 12 yıl daha ömrünü uzattığı neoliberal paradigmadaki tıkanmanın çok ani ve siyasi krizde yeni patlamaları tetikleyecek bir çöküşe dönüşeceği beklentisi, 2013 yılı sonbaharıyla 2014’ün ilk ayları boyunca dillendirilmiştir. Türkiye ekonomisinin bıçak sırtında yürüdüğü, sermaye sınıfının bu “yapıyla” ilgili hayli hoşnutsuzluk biriktirdiği, emperyalizmin AKP’yi taşıyan ekonomik yapıyı bir çırpıda çözebileceği gibi algılar, bu dönemde bir kez daha güncellik kazanmıştır. AKP’yi taşıyan ekonomik yapının bir geleceği yoktur. Ancak bu, ekonomide 2001 krizine benzer, mali yapının tetiklediği hızlı bir çöküşün an meselesi olduğu anlamına gelmemektedir. Uzun dönemdeki tıkanma, sermaye sınıfı, emperyalist merkezler ve muhtemelen konuya uzun vadeli bakabilen AKP’liler tarafından da görülmektedir. Gerici iktidarın, uluslararası gelişmelerin de yardımıyla 2014 yılını da ekonomide fazla hasar almadan kapatabilmesi olasıdır. Başka bir ifadeyle, 2013 sonunda egemen olmaya başlayan hava, kısa vade için dağıtılabilmiş görünmektedir. Siyasi krizin seyri, krizin yeni momentlerinin ortaya çıkması, ekonomideki bu kısa vadeli “toparlanma” algısını tamamen değiştirebilir. Ancak Haziran 2014’ten bakıldığında, bunun tersi, yani siyasi krizin ekonomideki çöküş nedeniyle yeni momentlere ulaşması beklenmemelidir.

24. Türkiye ekonomisinin 2014’ü geçtiğimiz yıla göre biraz gerileme göstererek, yüzde 3-3,5 civarı bir büyümeyle kapatması muhtemeldir. Ancak büyümede orta vadede tıkanma noktası yaklaşmaktadır. Sanayinin, özel olarak da imalat sanayisinin milli gelir içindeki payı, son 15 yılda düzenli olarak gerilemiş, bu dönemde imalat sanayisinin payı yüzde 24’ten yüzde 15’e kadar düşmüştür. Bu denli hızlı bir gerileme, ölçeklerine göre sınai üretim altyapısı daha zayıf sayılabilecek, aynı zamanda maden ihracatçısı olan Brezilya, Güney Afrika gibi ülkeler hariç, Türkiye ekonomisiyle benzer özellikler taşıyan diğer kapitalist ülkelerde yaşanmamıştır. Son 15 yılda bir diğer önemli gelişme, imalat sanayisini oluşturan alt sektörler içinde inşaat malzemelerinin payının artması olmuştur. İmalat sanayisi üretiminin neredeyse üçte biri doğrudan ya da dolaylı olarak inşaat büyümesine bağımlı hale gelmiştir. Yeni ve büyük ölçekli imalat sanayi yatırımlarının gündemde olmadığı düşünüldüğünde, orta vadede büyümenin kaynakları kurumuş görünmektedir. Güney Kore ve onu izleyen kimi Asya ülkelerinde olduğu gibi, kendine mahsus bir sanayi ve teknoloji altyapısı geliştirilememiştir. Yakın gelecekte de bu tür bir dönüşüm mümkün değildir. Sanayisizleşme süreci Türkiye ekonomisinde istihdamın yapısında değişime ve gözlemlenebilir toplumsal sonuçlara yol açmıştır.

25. AKP’nin ekonomi cephesinde 2014 sonuna fazla sıkıntı yaşamadan ulaşma olasılığının güçlenmesi, biraz da uluslararası dinamiklerle ilgilidir. Uluslararası konjonktür, Türkiye ekonomisinin 2013 sonunda yaşadığı sıkışmayı hafifletmiş durumdadır. Bunda ABD Merkez Bankası’nın (FED) gevşek para politikasından geri adım atmasının, Türkiye ve benzer ekonomiler üzerindeki etkisinin beklenenden daha hafif olmasının ve bu ülkelere sermaye girişlerinin yeniden artmasının payı vardır. Mayıs 2013’te başlayan yabancı sermaye çıkışı, Şubat 2014 sonrasında tekrar tersine dönmeye başlamıştır. Bunun nedenlerinden biri, FED’in beklenenden daha “temkinli” davranmasıdır. Dahası, Avrupa Merkez Bankası, deflasyon korkusu nedeniyle parasal genişleme sinyallerini giderek artırmıştır. Haziran başında bir kez daha piyasaya büyük miktarda Euro pompalayan Avrupa Birliği, halen tam anlamıyla, örneğin ABD’nin 2008 sonrasında yaptığı ölçekte bir parasal genişleme politikası ilan etmese de, bu yöndeki beklentiler güçlenmiş bulunmaktadır. Bu da, bir süre öncesine kadar Türkiye gibi ekonomileri rahatlatan dolar bolluğunun, bu kez Euro bolluğu olarak geri dönebileceğini göstermektedir. Nitekim bu dinamikler, “Kırılgan Beşli” diye nitelenen ülkelere sıcak para girişlerini yeniden artırmıştır. Bu durum, kuşkusuz, “kırılganlık” saptamasına neden olan faktörlerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ancak Dünya Bankası gibi uluslararası emperyalist kuruluşların beklentilerine de yansıyan bir iyimserlik söz konusudur. Dünya ekonomisi için büyüme tahmini aşağıya çekilirken, Türkiye ve benzeri ülkeler için beklentiler yükselmiştir. Yerli ve yabancı sermaye açısından 30 Mart seçiminin “siyasi belirsizliği” nispeten azaltması da, AKP’nin 2014’te ekonomi alanında zevahiri kurtarma olasılığını artıran bir diğer unsurdur.

26. Bu tablo, “AKP, bütün hesabını 2014’ü çıkarmak üzerine mi kurdu” sorusunu akla getirmektedir. Irak’taki gelişmeler ve Avrupa talebinin beklenen ölçüde artmaması gibi gelişmeler özellikle ihracat üzerinde risk yaratmakta, kısa vadeye ilişkin yeni belirsizlikler ortaya çıkarmaktadır. Ancak AKP’nin kendisi açısından çok değerli bir zamanı kullandığı açıktır. Gene de, gerici iktidarın bu zamanı Türkiye kapitalizmine yeni bir soluk aldıracak bir büyüme modeline geçiş için kullanma olanağı ve yetisi bulunmamaktadır. Örneğin, taşeron çalışmayı Türkiye’de istihdamın ana biçimi haline getiren politikalar, özel istihdam bürolarına geçici iş ilişkisi yetkisinin verilmesi, kıdem tazminatının yok edilmesi gibi saldırılar, yeniden sanayi odaklı bir büyüme modelinin geliştirilmesi gibi bir perspektife bağlı değildir. AKP, emekçi sınıflara yönelik bu saldırıları daha da şiddetlendirerek sürdürse de, bu saldırıların toplamından Türkiye kapitalizmine soluk aldıracak yeni bir birikim modeli yaratamaz. Mevcut inşaata dayalı büyüme modelinin sürdürülmesi de çok açık ki kaynak girişinin kesilmemesine bağlıdır. Bu durumda iktidarın elinde politik bir arayış kalmaktadır. Bu arayışın odağında enerji sektörü durmaktadır.

27. İktidarın enerji politikalarına ağırlık vermesinin temel nedeni de, sözü edilen tıkanmadır. «Enerji koridoru» olma arayışında Azerbaycan’ın yanına iki ana kaynağın, Barzani petrolü ve Kıbrıs-İsrail gazının eklenmesi, bu kaynakların Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması, AKP’nin emperyalist merkezlere yeniden güçlü bir çapa atmasını sağlayacaktır. Kürt meselesinde çatışmasızlık ve Türkiye Kürtleri’nin bu emperyal arayış üzerinden kapsanması, bu nedenle AKP açısından giderek daha büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte, bu politikanın içine yerleştiği ideolojik çerçeve olarak da işlevlendirilen Yeni Osmanlıcılığın çöküşü, AKP’nin elinin siyasi kriz öncesine göre çok zayıfladığını göstermektedir. Barzani petrolünün Türkiye’ye taşınması konusunda yalnızca Irak hükümetinden değil, ABD’den de salvolar gelmesi, AKP’nin enerji stratejisinin Türkiye burjuvazisinin yüreğine su serpecek bir nitelik taşıyamayacağına işaret etmektedir. Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji tekelinin kırılması kurgusuna bağlı olan bu stratejinin alternatifinin olmadığı da doğru değildir. ABD hem siyasal hem de teknolojik hamlelerle, Batı’nın enerjide Rus kaynaklarına bağımlılığını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Artan kaya gazı üretimi ile ABD kendine yeterlilik noktasından enerji ihracatında daha güçlü bir konuma kaymaktadır. Gene de, AKP’nin enerji başlığına odaklanmasının somut ve gerçek bir karşılığı bulunmaktadır. Başta ABD olmak üzere emperyalist merkezler, AKP’nin enerji alanında attığı adımları yönlendirmeyi ve hem bu politikayı hem de bu politika üzerinden Türkiye’yi istediği doğrultuda eğip bükme çabasını sürdürecektir.

28. Benzer bir eğilim, TÜSİAD’ın omurgasını oluşturan tekeller için de geçerlidir. Türkiye burjuvazisinin ana bölmesi “uzun vadeden kaygı” duymakta, yalnızca AKP iktidarının ekonomi alanına yaptığı müdahalelerin yarattığı “bölüşüm” tablosu nedeniyle değil, emekçi sınıfların Türkiye kapitalizminin gelişkinliğiyle uyumlu bir biçimde yönetilmesi olanağı ortadan kalktığı için de hoşnutsuzluk içindedir. Ancak geleneksel sermayenin kısa vadede AKP’ye tümden meydan okumadığı ve okumayacağı açıkça görülmektedir. Tersinden bakılırsa, AKP’nin de Türkiye’nin geleneksel sermaye gruplarına yönelik tacizlerini yumuşatma eğilimi içine girdiği unutulmamalıdır.

29. İşçi sınıfı üzerinde ekonomik araçlarla yaratılan basıncın artarak süreceği, Türkiye burjuvazisinin AKP faşizmine verdiği desteğin özellikle bu basınç üzerinden şekillenmeye devam edeceği bellidir. Ancak önümüzdeki süreçte, en azından 2014 sonuna kadar, işsizlik, enflasyon gibi olgularda çok hızlı ve kesintisiz bir yükseliş beklenmemelidir. Benzer şekilde, üretken olmayan altyapı ve üstyapı inşaat harcamaları gibi kamu harcamalarının bıçakla kesilmiş gibi durması söz konusu olmayacaktır. Nitekim AKP iktidarının seçim yatırımı olarak da düşündüğü Üçüncü Köprü, Üçüncü Havalimanı gibi büyük projeler, diğer ulaştırma projeleri hız kazanmıştır. Dolayısıyla kısa vadede işçi sınıfıyla AKP arasında, ekonomik faktörlerin çok güçlü bir şekilde belirlediği bir karşı karşıya geliş beklenmemelidir. Bu, AKP’nin icra ettiği neoliberal paradigmanın ve gerici iktidarın faşizan yöntemlerinin belirlediği TEKEL, Yatağan gibi örneklerin tekrarlanmayacağı anlamını taşımaz. Ancak işçi sınıfıyla sermaye arasındaki temel karşılaşma, başka nedenler bir yana, mevcut iktisadi koşullar nedeniyle de bu örneklerin genellenmesinden çıkartılamaz.

İkinci Cumhuriyet’in iflası

30. TKP’nin 2013 Konferansı’nda işaret edildiği gibi, “Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesi ve İkinci Cumhuriyet’in kuruluşu olarak tanımlanan gerici dönüşüm, burjuva diktatörlüğünün temellerini sarstı, onu sağlamlaştırmak bir yana daha kırılgan hale getirdi”. Gerici dönüşümün öncü öznesi olan AKP’nin ve özellikle bir lider olarak Erdoğan’ın bugün hâlâ siyaset sahnesinde ön planda yer alması, İkinci Cumhuriyet’in direnişinden çok, burjuva diktatörlüğünün kırılganlığının belirtisidir. AKP, bu kırılganlığa çözüm üretemediği gibi, daha derin bir krizin kaynağı olmaya da adaydır.

31. Türkiye’de Birinci Cumhuriyet, geri dönüşü mümkün olmayan biçimde çökmüştür. Çok şiddetli bir ideolojik altüst oluşla birlikte yaşanan bu çöküşle, Türkiye’de egemen ideoloji darmadağın olmuş, Birinci Cumhuriyet’le birlikte anılan ideolojik yönelimlerin üzerine inşa edilen siyasi tarzların tamamı bu çöküşten etkilenmiştir. 1923’ün, halkçı bir uyanışı emekçi halk cephesinde beslemekten çekinen laikliğinden yola çıkan ilerici yönelimler de, 1923’ün ulus devletinin harcı olan Türk milliyetçiliğine sırtını dayayan her türlü siyasi akım da, bu büyük ideolojik enkazın bir parçasıdır. Bu enkaz, kendisini yenileme ve tekrar ayağa kalkma gücüne sahip değildir, ancak içerdiği ideolojik temaları aynı içerik ve sınıfsal zeminle tekrar etmeye niyetlenen her siyasi çıkışı boşa düşürmeye ve etkisizleştirmeye muktedirdir.

32. Birinci Cumhuriyet’i tasfiye etmek ve onun yerine bir başka cumhuriyet kurmak amacıyla yola çıkan Türkiye gericiliği de, hem sınıfsal hem de tarihsel olarak Birinci Cumhuriyet’in mirasının bir parçası olduğu için, bu ideolojik çöküşten nasibini almaktadır. Türkiye’de dinci gericilik tüm tarihi boyunca Türkiye burjuvazisinin amaç ve çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, aynı amaç ve çıkarlar doğrultusunda serpilip güçlenerek tek başına bir iktidar alternatifi haline gelmiştir. Tüm bu süreç boyunca Türkiye gericiliği ideolojik olarak Birinci Cumhuriyet’in karanlık ve geriye bakan yüzünden ve emperyalizmin tüm dünyada izlediği antikomünist ve emek düşmanı hattan beslenmiştir. Ülkede büyük bir dönüşümü hayata geçirmeye çalışan Türkiye gericiliği, ideolojik olarak tümüyle yeni ve bağımsız değildir.

33. Türkiye’de İkinci Cumhuriyet, burjuva düşüncesinin en gerici ve karanlık unsurlarının kalıcı iktidar arayışının somut siyasal karşılığıdır. Bu nedenle İkinci Cumhuriyet, 1923’ün ileriye bakan her türlü unsur ve düşüncesinin tasfiyesine dayanmak zorundadır. Birinci Cumhuriyet, tartışmasız olarak sermayenin iktidarına yaslansa da, bu sınıfsal temeli nedeniyle sakatlanmış olan ilerici unsurları da içeren bir bütündür. Türkiye toplumunun bir kesiminin bu unsurları içselleştirmiş olarak bu bütünün içinde yer almaları, İkinci Cumhuriyet’i bu kesimleri mutlak olarak dışlamak ve hatta tasfiye etmek zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Türkiye çapında bir ülkede, bu tasfiye, nüfusun çoğunluğunun ne düşündüğünden, ya da şu anda siyasal iktidarın kimin elinde olduğundan bağımsız olarak, mümkün değildir.

34. İkinci Cumhuriyet bir yeniden kuruluş projesi olarak ideolojik açıdan yeni ve bir kuruluş projesini taşıyacak kadar iddialı olamadığı ve Türkiye’nin en genel anlamıyla ilerici ve aydınlanmacı unsurlarını tasfiye edemeyeceği için, başarısız olmaya yazgılıdır. Türkiye gericiliğinin dönüşüm projesinin kısa vadede amacına ulaşamayacağı ve toplumsal meşruiyetinin olmadığı, geçen zaman içinde açık bir biçimde görülmüştür.

35. İkinci Cumhuriyet daha yolun başında derin bir krize girmiş ve daha önemlisi, yeni bir cumhuriyetin Türkiye gericiliğinin çizdiği çerçeve içinde kurulamayacağı artık tüm taraflarca anlaşılmıştır. Türkiye’nin ideolojik ve siyasi haritasına damgasını vuran, çöküş sonrası başarısızlık hali ve bu halin ortaya çıkardığı belirsizliktir. Türkiye burjuvazisinin ve onun siyasi ve ideolojik temsilcilerinin bu belirsizlikten çıkış için henüz bütünlüklü bir planı yoktur.

36. Dünyada emperyalizmin yaşadığı ideolojik bunalım, Türkiye’deki sermaye diktatörlüğünün belirsizliği aşacak ideolojik ve siyasi adımlar atmasını engellemektedir. Sosyalizmin çözülüşünden sonra elde ettiği ideolojik üstünlüğü adım adım kaybeden emperyalizm, tüm dünyada geniş kitlelere bir gelecek ufku sunmaktan acizdir. 12 Eylül’ü izleyen iki on yılda, emperyalizmin ideolojik atağından azami ölçüde faydalanan Türkiye burjuvazisinin soluğu, aslında AKP’yi iktidara taşıyan rüzgârla birlikte emperyalizmin ideolojik olarak zayıflama sürecine girmesiyle eşzamanlı bir biçimde kesilmiştir. AKP iktidarının ilk dönemlerinde yaygın bir şekilde kullanılan ve “demokrat, liberal ve özgürlükçü” olduğu ileri sürülen söylem, tüm dünyada bu iki on yılın ideolojik bakiyesidir. Bu bakiyenin tüketilmesinden sonra geriye dinci gericiliğin çıplak hali kalmıştır. Gericileşme ve dinselleşme yalnızca Türkiye’nin sorunu değildir. Emperyalizm ideolojik olarak tükettiklerinin yerine yenisini koyamadıkça, komünizme ve işçi sınıfına karşı beslenen gericilik, çeşitli biçimlerde halkların karşısına çıkmaktadır. Solun yükselişe geçtiği ülkeler bir kenara bırakılırsa, ırkçılıktan dinsel faşizme kadar her türden gerici akımın burjuva düşünce sistemi içerisindeki ağırlığı her geçen gün artmakta, siyasi alanda da bu artışın somut karşılıkları gözlenmektedir.

37. İkinci Cumhuriyet’in öncü ve taşıyıcı gücü olan AKP, projenin çöküşüyle birlikte bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmış, meşruiyet mekanizmaları çözüldükçe devletin zor aygıtlarına daha çok başvurmuştur. İdeolojik olarak kendi tabanı dışında Türkiye’nin neredeyse tamamıyla bağlarını koparan AKP’nin bu kitlenin karşısına çıkmasının zordan başka bir yolu kalmamıştır. AKP durduğu yer açısından kendi kitlesi nezdinde bu zoru savunmaya ve meşrulaştırmaya çalıştıkça, durum gittikçe sürdürülemez bir hale gelmektedir. Bu tablonun tek çözümü, zorun yerini ideolojik mekanizmaların almasıdır. Emperyalizmin AKP’ye bu konuda verecek aklı olmadığı gibi, İkinci Cumhuriyet projesini destekleyen liberal gerici koalisyonun da ideolojik olarak tekrar ayağa kalkarak AKP’nin dışladığı kesimleri kapsama şansı yoktur.

38. Türkiye’de meşruiyet krizinin daha da derinleşmesinin ve sistemin tamamen tıkanmasının önündeki en büyük engel, parlamento içinde düzen siyasetinin temsilcileri olan partilerdir. Düzen içi muhalefet bir kez daha sistemin sigortası işlevini başarıyla yerine getirmektedir. Özellikle parlamento içindeki sosyal demokrat muhalefet, Türkiye’de bugün sistemin hâlâ işliyor görüntüsü vermesi için önemli ve Türkiye kapitalizmi açısından bu bağlamda vazgeçilmezdir. Bu noktada, İkinci Cumhuriyet’i ayakta tutmaya çalışan her siyasi aktör ve proje gerici ve gayrimeşru olmaya mahkûmdur.

39. İkinci Cumhuriyet’in başarısızlığı, siyasal planda AKP’nin ve lideri Erdoğan’ın geleceğine dair bir işarettir ama AKP’nin geleceğini belirleyen tek etmen değildir. AKP ve Erdoğan’ın siyasetten tasfiyesi, ya da AKP’nin Erdoğan olmaksızın yeniden yapılandırılması gibi çeşitli çözümler için, Türkiye’de sermaye sınıfının ve emperyalizmin basitçe yeni bir aktör, odak veya doğrultu üzerinde anlaşması yeterli değildir. Türkiye’de birincisinin çöküşü ve ikincisinin daha yolun başında derin bir krize girmiş olmasıyla ortaya çıkan Cumhuriyet eksenli boşluk, ancak aynı kapsam ve büyüklükte bir projeyle doldurulabilir. Türkiye burjuvazisinin ve emperyalizmin yakın gelecekte bu büyüklükte yeni bir proje geliştirebileceği yönünde bir işaret yoktur.

40. Her ne kadar, Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmeler Kürt sorununu bölgesel dinamiklerden bağımsız ele alınamaz duruma getirmişse de, meselenin anahtarı hâlâ bölgede yaşayan Kürt nüfusunun en geniş ve politik kesimini oluşturan Türkiye’deki Kürtlerin elindedir. Uzun zamandır AKP ile müzakere halindeki Kürt ulusal hareketinin kısa vadede bu pozisyonunu değiştirmeyeceği bir veridir. AKP iktidarının attığı tüm gerici ve faşizan adımlara rağmen, müzakere masasını terk etmeyen Kürt hareketinin bundan sonraki çıkışları da, ister AKP’yi destekler ister karşısına alır konumda olsun, bu müzakere sürecinin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Hareketin solla ilişkisi ve solla birlikte geliştirdiği projeler de bundan bağımsız değildir. Türkiye’nin geneline seslenen bir hareket olma çabasının bir parçası olarak solla geliştirilen projeler, BDP’nin HDP’ye dönüşmesiyle birlikte “Barış Süreci”nde Kürt hareketinin dönüşümü ve yasal zeminin kontrolü açısından önem kazansa da, Kürt hareketi içinde temel belirleyen değildir. Sol ile Kürt hareketi arasında sağlıklı bir siyasi ilişkinin gelişmesi yalnızca solun Kürt hareketinden bağımsız güçlenebilmesi ve inisiyatif alabilmesiyle mümkündür.

41. Türkiye siyasetinin bir bütün olarak sağa kayışı, yaşadığımız meşruiyet krizinden ve bu krizin sistemi sarsması muhtemel dinamiklerinden bağımsız ele alınamaz. Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada burjuva siyaseti, merkezden yola çıkan analizlerle değil, bu siyasetin her bir parçasının sola ve işçi sınıfına karşı aldığı konum ekseninde incelenmelidir. Bu bağlamda, bugün Türkiye’de burjuva siyaseti merkezi boşaltmamakta ya da merkezden kaçmamakta, sistemin kalıcılığını ve uzun vadeli çıkarlarını düşünerek, soldan uzaklaşmakta, sola karşı aldığı konumu konsolide etmektedir. Birinci Cumhuriyet’in enkazı üzerinde yeni bir cumhuriyet yükselemeyeceğinden, ya da kısa vadede sermaye sınıfının aynı bütünsellik ve kapsamda yeni bir projeyle ideolojik ve siyasi bir atılım yapamayacağından hareketle, burjuva siyasetinin, bağımsız işçi sınıfı siyasetinin güçlenmediği koşullarda, sosyal demokrasi de dahil bir bütün olarak, sola karşı konum ve tutumunun kalıcılaşması beklenmelidir.

42. Dünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmeler, solun mücadele edeceği ve üzerinde yükseleceği zemini genişletmekte, mücadele başlıklarını zenginleştirmektedir. Birinci Cumhuriyet’in enkazından burjuva siyasetine yeni bir soluk devşirme olanağı bulunmadığından ve ölü doğan İkinci Cumhuriyet ideolojik olarak sermaye iktidarını besleyemeyeceğinden, İkinci Cumhuriyet’in üzerinde yükselmeye çalıştığı zeminlerden biri olan toplumsal çürüme derinleşecek, Türkiye’de zor mekanizmaları daha fazla işletilecek, dinci gericilik frene değil gaza basacak, toplumun her kesimine tüm alanlarda fiziksel ve düşünsel planda gerici ve faşizan bir baskı uygulanacaktır. Sermaye diktatörlüğünün ayakta kalmak için başka bir şansı yoktur. Bu baskıyı yalnızca fiziksel açıdan göğüslemek mümkün değildir. Türkiye’deki burjuva iktidarının şu andaki zayıf karnı, ideolojik düzlemdir. Sermaye sınıfına ve başta AKP olmak üzere onun siyasi temsilcilerine karşı verilecek ideolojik mücadele, hem fiziksel hem düşünsel alandaki zora karşı verilen kavgayı kolaylaştıracak; toplumsal çürümenin tabanını daraltacak; ideolojik düzlemde sisteme vurulacak her darbe, düzenin meşruiyetini geniş kitlelere sorgulattırdıkça işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin mücadele azmi artacaktır.

C. SINIF ÇELİŞKİLERİ, SOSYALİZM MÜCADELESİ
VE GÖREVLERİMİZ

43. Türkiye, toplumsal dinamiklerin canlı olduğu, sınıf mücadelesinin keskinleşme eğilimi gösterdiği, egemen sınıfın derin ideolojik ve siyasal krizlerle boğuştuğu, ekonomik olarak kırılgan ve sosyalist devrime gebe bir kapitalist ülkedir.

44. Sosyalist iktidar mücadelesi, sistemin ideolojik ve siyasi krizinin yol açtığı boşlukları değerlendirmeden başarıya ulaşamaz. Siyasi tavır, açılım ve eyleme, solu marjinallikten çıkaracak etkili bir ideolojik mücadelenin eşlik etmesi zorunludur. Türkiye kapitalizminin soluğu, AKP iktidarıyla denenen büyük dönüşüm sürecinin kritik noktasında tıkanmıştır. Burjuva siyaseti seçenek üretmekte zorlanırken, sermaye iktidarı ideolojik zafiyet içine girmiştir. Bu zafiyetin yaşanmasında, Türkiye’deki aydınlanmacı, özgürlükçü ve yurtsever birikimin ve elbette partimizin büyük payı vardır. Söz konusu birikimin heba olmaması için, sosyalist ideolojinin baskın, toparlayıcı ve yapıcı bir müdahalesi gerekmektedir. Devrimci bir stratejinin toplumsal derinlik elde edebilmesi için, güncel siyasi konumlanışların ötesinde, sosyalist ideolojinin kriz yaşayan dinci, liberal ve milliyetçi ideolojilere, CHP’de somutlanan ve kendine özgü kriz dinamiklerini de barındıran Birinci Cumhuriyet kalıntısı ideolojilere, iyi planlanmış, etkili darbeler indirmesi zorunludur.

45. Partimiz, ideolojik mücadeleyi “bilimsel sosyalizmin” basitleştirilerek anlatılması olarak kavramaktan uzak durmuştur. Teori ve ideoloji terimlerini birbirinin yerine kullanan yaygın sol kavrayıştan farklı olarak, ideolojiler toplumsal mücadeleler içinde ve çok çeşitli aktörlerin katılımıyla oluşur. İdeolojik mücadele, toplumsal aktörlerin kendilerini belirli tarihsel değer ve yapılara da referansla meşrulaştırdıkları alandır. Bu meşrulaştırma eylemi, sözü geçen sınıfsal güçlerin kendi çıkarları ve buna “uygun” değerlerinin yanı sıra, toplumdaki ağırlık ve etkilerinden de beslenir. Sosyalizm açısından ideolojik mücadele ise çok boyutlu bir görevdir. Marksist teorinin mutlaka dahil olduğu bu süreç, esasen bir bütün olarak toplumun güncel ve tarihsel değerleri ile bunların güncel siyasal ifadeleri üzerinden hayat bulur.

46. Türkiye’de sol, sermaye diktatörlüğüyle karşı karşıya gelişi yalnızca eylemliliklere bırakma eğilimi içine girmiş, siyasi ve ideolojik cephede kendine sınırlı bir yaşam alanı açmayı tercih etmiştir. Sosyalizm mücadelesinin başarısı, eylemleri ve fiziksel karşı karşıya gelişleri ideolojik ve siyasi bir içeriğe yerleştirmeye bağlıdır. Tersi, devletin, Türkiye’de büyük bir potansiyele sahip olan devrimci enerjiyi soğurma yeteneğini geliştirmesinden başka sonuç vermez.

Seçimler ve sol

47. Siyasal mücadelenin önemli bir platformu olarak seçimler de, sol açısından benzer bir kısırlığa yol açmış durumdadır. Türkiye’de, genel olarak sosyalist hareketin, özel olarak da TKP’nin geçmişte toplumsallaşma noktasında yaşadığı sıkıntıları “devlet idaresinde deneyimsiz oluşuna” ve dolayısıyla seçim performansına bağlayan, seçim başarısını toplumsallaşma sorununda bir kalkış noktası olarak gören yaklaşım, probleme tersinden yaklaşmaktadır. Toplumsallaşma hedeflerinde yol alamamış, bu basıncı bertaraf edememiş bir komünist partinin seçimlerde başarı elde etmesi mümkün değildir. Seçimler genel olarak devrimci mücadelenin, özel olarak da solun toplumsallaşma stratejisinin bir aracı olabilecekken, pratik ve ideolojik nedenlerle bu kapıyı açacak biricik anahtar olarak görülemez. 30 Mart 2014 yerel seçimleriyle birlikte bu durum iyiden iyiye açığa çıkmış, bu seçim Türkiye burjuva demokrasisi tarihinin meşruiyeti en zayıf seçimi olmuştur. Buna karşın, İkinci Cumhuriyet’in meşruiyet krizinin sandık desteği ile aşılması yahut hafifletilmesi yönündeki AKP stratejisi hâlâ geçerlidir ve bu strateji karşısında incelikli bir siyasi hat inşa edilmelidir. Seçimlerde bir yandan tüm kurumlarıyla İkinci Cumhuriyet’in meşruiyetini sorgulatıcı bir tarz gerekliyken, AKP’nin sandık ve çoğunluk kartını kullanmasının önüne geçmek de zorunludur. Bu ikisi arasındaki gerilimin somut durumlarda nasıl çözüleceği, ülke nesnelliği kadar partinin öznel gereksinimleri tarafından belirlenecektir.

48. Hatay-Defne örneğinde olduğu gibi, belli yerelliklerde elde edilecek seçim başarıları, özel bir seçim taktiğinin değil, geniş bir zaman dilimini içeren bir mücadele-örgütlenme stratejisinin ürünü olarak anlam kazanır. Partimiz, seçimler konusunda kategorik ve tekdüze bir tutum geliştirmekten çok, bu başlıkta siyasal ve örgütsel öncelikleri üzerinden hareket etmektedir. Parti, bu zamana kadarki pratiklerinde seçimlere toplumu dikeyine ve yatayına örgütleme noktasından yaklaşmış, seçimleri kendi iç örgütlülüğünü artırdığı bir süreç olarak görmüş, bu pratiği zenginleşen toplumsal seslenme kanalları açısından önemsemiş ve düzenden koparılabilen kitle gücünü gösteren bir platform olarak ele almıştır.

Haziran Direnişi ve devrimci strateji

49. 2013 Haziran Direnişi, Türkiye tarihinin en önemli halk isyanı olarak, devrimci bir strateji için son derece önemli veriler sunmuş, ayrıca sosyalizm mücadelesi için gerçek bir zemin yaratmıştır. Direniş, bir sistem değişikliği talebiyle tanımlanamamakla beraber, Türkiye’de devrimci bir atılımın toplumsal aktörlerini büyük ölçüde kapsamıştır. Harekete geçen milyonlar içindeki emekçi ağırlığı kendini ideolojik ve siyasi açıdan hissettirmese de, AKP iktidarına karşı yönelen öfke patlamasının sınıfsal kaynakları kesinlikle küçümsenmemelidir. Haziran Direnişi, çok geniş bir emekçi toplamını aydınlanmacı ve özgürlükçü bir eksende bir araya getirmiş, bu anlamda sosyalizm mücadelesi açısından kritik bir eşiğin aşılmasını sağlamıştır.

50. TKP’nin Haziran Direnişi’ne ilişkin 2013 Eylülü’nde yapmış olduğu ve “Haziran Direnişi İçin Eylül Tezleri” olarak kayıt altına aldığı saptamalar geçerliliğini korumaktadır. Direniş, partimize, siyasal doğrultusunda esaslı bir revizyonu değil, bu hattın inceltilmesini ve siyasal-ideolojik mücadelede yeni araçların devreye sokulmasını dayatmaktadır. Parti, en büyük boşluğu, Haziran Direnişi’nin enerjisini siyasal açıdan örgütlemek konusunda tereddüt ederek yaratmıştır. Direnişin sürekli bir hal alıp yeni toplumsal örgütlenmeler yaratacağı beklentisi, kendi başına bir örgütlenme-hareket diyalektiğine oturan direnişin en fazla ihtiyaç duyduğu siyasal müdahalenin etkisizleşmesi sonucunu doğurmuştur.

Daha kentli daha eğitimli bir işçi sınıfı

51. Türkiye işçi sınıfı, hızlı bir değişim yaşamış, eğitimli ve kentli bir emekçi ağırlık ortaya çıkmıştır. Kentleşme hızı, sektörel yapıdaki farklılaşma, demografik gelişmeler, ortalama eğitim süresindeki artış gibi faktörler değişimin maddi arka planını oluştururken, ideolojik, kültürel ve siyasi süreçler de bu dönüşümde önemli belirleyenler olmuştur. 2005-2014 arasında işgücü 20 milyondan 25 milyona çıkarken, tarım sektörünün istihdamdaki payı yüzde 25’ten yüzde 20’ye gerilemiş, sanayinin payı hemen hemen sabit kalmış, inşaat dahil hizmetlerin payı ise yüzde 53’ten yüzde 58,5’e çıkmıştır. 10 yıllık sürede hizmet sektörlerinde çalışanların sayısı 10 milyondan 15 milyona yükselmiştir.

52. 1950’lerden itibaren iç göç olgusuyla birlikte devam eden kentleşme, 2000’li yıllarda hızlı bir gelişim sergilemiştir. Kentleşmeye 1960’lı yıllarda sanayileşme ve işçileşme, 1980’li yıllarda ihracata dayalı sanayileşme modeline bağlı olarak ucuz emek gücü ihtiyacının yol açtığı iç göç, 1990’lı yıllarda Kürt göçü damga vurmuştur. 2000’li yıllarda ise tarımın tasfiyesi, sanayisizleşme, inşaata dayalı büyüme, finansal genişleme, hizmet sektörlerinin çeşitlenmesi gibi gelişmeler yeni bir özgün dönem ortaya çıkarmış, kentleşme hızının en yüksek olduğu on yıllardan biri yaşanmıştır. 1960 yılında Türkiye nüfusunun yüzde 31,5’i, 1980 yılında yüzde 44’ü, 1990 yılında yüzde 59’u, 2000 yılında yüzde 62’si kentlerde yaşarken, 2012 yılı itibariyle bu oran yüzde 75’i geçmiş bulunmaktadır. Gelinen nokta itibariyle, Türkiye nüfusunun dörtte üçünün kentlerde yaşıyor olmasına ve tarım dışı işlerde istihdam edilmesine ek olarak, ticaret başta olmak üzere hizmet sektörlerinde sermaye yoğunlaşmasındaki artış, eğitimli kesimlerin artan oranda emekçileşmesi sonucunu doğurmuştur. 2001 krizi ve ardından gündeme gelen sermaye lehine yapısal dönüşümler, bu süreci hızlandırmıştır.

53. Hizmet sektörlerinin bir bölümü, artan taşeronlaşma gibi nedenlerle üretim sürecinin parçalanması sonucu açığa çıkan alanlardır. Lojistik, satış-pazarlama, özel güvenlik, araştırma faaliyetleri türünden sanayi üretimin parçası olan bazı işkolları, 1990’larda ve 2000’li yıllarda hızlı bir şekilde üretimden ayrılmıştır. Ancak hizmet sektörlerindeki büyümenin öne çıkan nedenleri, inşaat sektörü başta olmak üzere sanayi dışı sektörlere dayalı bir büyüme modelinin tercih edilmiş olması; teknolojik gelişmelerin de etkisiyle ortaya çıkan yeni alanlar; kent nüfusunun hızlı artışıyla tüketimin de hızlı bir artış göstermiş olmasıdır. Borçlanma olanaklarındaki çeşitlenmeyle birlikte tüketim alışkanlıklarındaki değişiklikler de bu kapsamdadır. İşçi sınıfının yapısındaki değişimin en net saptanabilir ilk göstergesi, hızlı gelişen hizmet sektörlerinde eğitimli işçi sayısındaki artıştır. İkinci gösterge ise çalışanların önemli kısmını kadınların oluşturduğu tarım kesimindeki tasfiyeye ve AKP iktidarının gerici uygulamalarına rağmen, kentlerde hizmet sektörlerinde kadınların işgücüne katılımında önemli bir artış yaşanmış olmasıdır.

54. İdeolojik süreçlere ek olarak, AKP’nin şehircilik anlayışının ortaya çıkardığı yapı nedeniyle de, özellikle İstanbul ve Ankara’da, kentli emekçi dinamiğinin nicel ve nitel ağırlığını gündelik hayat içinde hissettirmekte zorlanması, bir olumsuzluk olarak görülebilir. Ancak bu dinamik, Haziran Direnişi’nde tanık olunduğu üzere, mücadele sürecinde yaratıcı eylem ve örgütlenme biçimlerinin de yardımıyla, fiziksel gücünün çok ötesine geçen bir ağırlık oluşturma avantajına sahiptir.

55. Türkiye’de işçi sınıfının örgütsüzlüğü, sosyalizm mücadelesinin toplumsallaşmasının ve eşik atlamasının önündeki en önemli engellerdendir. İşçi sınıfının nitel ve nicel özellikleriyle bölünmüş yapısı, bir yandan bu sorunu derinleştirirken, bir yandan da sınıfın farklı kesimlerine yönelik özgün örgütlenme çalışmalarının başarı şansını azaltmaktadır. Sınıfın örgütsüzlüğüne ancak ve ancak emekçi halkın örgütlenme arayışına yanıt veren, hedefi belli ve sonuca odaklanmış bir siyasal mücadele zemininde müdahale edilebilir.

56. Türkiye işçi sınıfının yapısındaki değişim, işçilerin siyasallaşmasını kolaylaştıracak ve kendilerini sınıf kimliğini geriye çekmeden çeşitli toplumsal kanallarda ifade edebilmelerini sağlayacak koşulları olgunlaştırmıştır. Haziran Direnişi’nde, başta hizmet sektöründe çalışanlar olmak üzere işçi sınıfının belli kesimlerinin özellikle öne çıkması, aynı koşulların sonucudur. Ayrıca, Haziran’da tüm Türkiye’ye yayılan eylemlere bulundukları yerelliklerde katılan sanayi işçilerinin, Haziran Direnişi’nde yer alan sınıfın diğer kesimleriyle buluştuğu ve ortaklaştırıcı bir toplumsal kanalın açıldığı görülmüştür. İşçi sınıfının birliği ve örgütlenmesi, sınıf içi bölünmüşlükleri veri alan farklı örgütlenme biçimleriyle ya da bunları bir çatı altında toplamaya çalışan zorlayıcı modellerle değil, işçilerin kendilerini doğrudan toplumsal kanallarda ifade edebilecekleri, siyasallaştırıcı sistematik çalışmalarla mümkündür. Bu nedenle işçi çalışmalarında işyeri merkezli ve sektörel yaklaşımlar, işçi sınıfını ayırıcı ve ekonomik mücadeleye daraltan pratikler olarak kurgulanamaz. İşçi sınıfının çalışanlar, geçici işçiler, işsizler, emekliler; sözleşmeli ve taşeron işçiler, kadrolu işçiler; beyaz yakalılar, mavi yakalılar; sendikalılar, sendikasızlar; sigortalılar, kayıtsız işçiler; sanayi işçileri, tarım işçileri, hizmet sektörü işçileri; kamu emekçileri ve kamu işçileri gibi farklı bölmelerine yönelik çalışmalar, bu doğrultuda yürütülmelidir.

57. Türkiye işçi sınıfının, ara yüzey örgütlenmesi ihtiyacından hareketle diğer toplumsal kesimlerden izole edilmesi büyük bir yanılgıdır. Türkiye işçi sınıfının siyasallaşması ve örgütlenmesi, işyerlerinde kalıcı örgütlenmeler sağlanması, işçilerin kendilerine toplumsal kanallar bulmasıyla mümkündür.

58. Türkiye’de sendikalar, işçi sınıfının örgütsüzlüğünü ortadan kaldıracak araçlardan biri olma işlevini yitirmiştir. Sendikal örgütlülük oranı yüzde 9,45, sendikalı işçi sayısı ise 1 milyon dolayındadır. Ancak, resmî istatistikler, kâğıt üzerinde kalan sendikal üyelikleri de içermektedir ve bu nedenle reel sendikalaşma oranının yüzde 5’lere kadar düştüğü görülmektedir. Ayrıca işçi sınıfı tanımı biraz daha genişletilip geniş emekçi kesimler bu rakama eklendiğinde, örgütlenme oranı daha da gerilemektedir. Bu tablo, sendikaların örgütlenme yeteneği ve kapasitesinin ortadan kalktığını, emekçilere ulaşma ve bu kesimlere seslenme aracı olmaktan çıktığını göstermektedir. Bu durum, Soma cinayetinden sonra da tanık olunduğu üzere, tüm kesimleriyle işçilerin ve toplumun sendikalara güvenini yitirmiş olmasıyla da ilgilidir.

59. TKP’nin sendikaların verili durumundan hareketle yıllar önce başlattığı “çiftlik değil, sınıf sendikası” eksenli çalışmalarının, parti büyüdükçe, sendikal zeminde ortaya çıkan fırsatları değerlendirme kaygısıyla kısa vadeli ve kalıcı olmayan örgütsel kazanımlar uğruna dengelendiği ve hızını kaybettiği gözlenmiştir. Aynı kaygılar, sınıf çalışmalarında bir hantallığa yol açmış ve etkisi giderek azalan sendikal çalışmalarda sonuçsuz ve edilgen beklentiler yaratmıştır. Türkiye’de sendikaların işçi sınıfı örgütlenmesi için elverişli bir zemin sağlamadığı, aksine, birçok örnekte sınıfa ulaşmanın önünde birer engel oldukları açıktır. Kamu emekçilerinin örgütlendiği sendikalar da, bu değerlendirmenin dışında değildir. Mevcut sendikal odakları dönüştürmek ve işçi sınıfını örgütlemek adına daha sağlıklı ve sonuç alıcı bir pratiği hedefleyen yeni sendikal yaklaşımlar, var olan sendikal yapıların iç denge hesapları arasında kaybolmakta ve sonuçsuz kalmaktadır. Bu nedenle, sendikal alana yönelik geliştirilecek politikaların her türlü dengecilikten uzak, aynı zamanda tüm sektörlere ve emekçilere hitap eden radikal bir çıkış olarak planlanması gerekmektedir. Bu çıkışın mevcut sendikal anlayışı ve zemini reddeden bir içeriği olacağı açıktır. Böylesi radikal bir çıkışı örgütleyebilmek için, işçi sınıfı içindeki çalışmaların bir sendikal koordinasyonun ötesine geçmesi gerekmektedir. Türkiye’de sendikaları da ayağa kaldıracak enerji, işçi sınıfının toplumsal ve siyasal örgütlenmelerin içine çekilmesiyle yaratılacaktır.

Gençliğin arayışı ve sosyalizm

60. Yeni bir rejim kurma iddiası, “yeni”yi temsilen bir gençlik dinamiği yaratmak zorundadır. İkinci Cumhuriyet’in kurulamadan çöküşünün göstergelerinden biri de, bu tür bir gençlik dinamiği yaratamıyor oluşudur. Gericiliğin gençlik içindeki etkisi büyük ölçüde güce biata, gelecek kaygılarına karşı kendini sağlama alma bencilliğine dayanmaktadır. Haziran Direnişi’ndeki gençlik dinamiğine AKP’nin karşılık verememesi, bu doğrultudaki girişimlerinin alay konusu olan bir sakillik ya da siniklikle sonuçlanması, gericiliğin bir toplumsal projenin taşıyıcısı ve meşrulaştırıcısı olarak gençlik dinamiği yaratamayacağının en somut örneğidir.

61. Gericiliğin bilim ve aydınlanma düşmanlığı, akademik kurumları “meslek kursları”na çevirmiş; bilimsel, kültürel ve entelektüel açılardan kurumaya terk etmiştir. Liselerden üniversitelere tüm eğitim-öğretim sistemi, insanlığın ilerici ve aydınlık birikimini, özgürlükçü ve eşitlikçi değerleri karşısına almaktadır. Gericilik, öğrenci gençliğe kültürel çoraklığın yanı sıra işsizlik korkusu, en az işsizlik kadar kötü çalışma koşulları, sürekli taşıdığı bir gelecek kaygısı ve umutsuzluk vaat etmektedir.

62. Haziran’ı önemli kılan, gençliğin bu karanlık tablo karşısındaki parçalı öfke ve tepkilerini, mevcut düzenin meşruiyetini sorgulayan bir toplumsal arayışa taşımasıdır. Gençliğin büyük kısmı daha eşit, özgür ve aydınlık bir toplum arayışındadır. Bu arayışın sosyalist ideoloji ile barışıklığı açıktır. Sosyalizmin gençliğe seslenme ve örgütlenme olanakları, uzun yıllardır görülmedik oranda artmıştır. Yaşanan sürecin Birinci Cumhuriyet’in çöküşünü de içermesiyle uyumlu bir biçimde, Haziran Direnişi ile beraber gençlik içinde Birinci Cumhuriyet referanslı siyasal refleksler etkisizleşmiştir. AKP gericiliğinin bunu daha gerici, baskıcı ve adaletsiz bir rejimle ikame etme girişiminin gençliği kapsaması mümkün olmamıştır. Haziran’da gözlendiği üzere laik, özgürlükçü, dayanışmacı ve bağımsızlıkçı duyarlılıklar ile sosyalizm arasındaki mesafenin en hızlı kapanabildiği kesimlerden biri gençliktir. Gençlik bu bağlamda sosyalizmle anlamlandırılmış bir eşitlikçilik, laiklik, özgürlükçülük ve anti-emperyalizmin ana toplumsal taşıyıcılarındandır.

63. Gençlik, kendi başına, kategorik olarak devrimci değildir. Fakat özel bir yatkınlıktan bahsedilecekse, bunun temel nedeni, gelecekten beklentilerinin ve kaygılarının yoğunluğu itibariyle, arayışlarına verilen yanıtların en hızlı karşılık bulduğu kesimlerden biri olmasıdır. Parti, ideolojik mücadeleye önem vererek, gençliğin arayışlarını bütünlüklü bir yapıya yöneltecek ve yeni bir toplum mücadelesine taşıyacak, bunun mevcut düzenin meşruiyetini yeniden üreten kanallarda öğütülerek zaafa uğramasını ve siyasete küstürülmesini engelleyecektir. Bu bağlamda, ideolojik mücadelenin güçlendirilmesi sadece bir olanağa değil, siyasal bir ihtiyaca ve zorunluluğa denk düşmektedir. Cinsellikten düşünce tarzına kadar özgürlüklere karşı baskıcı tutum; entelektüel, bilimsel, sanatsal zenginliğe karşı vasatlığı ve cehaleti yüceltmek; tüketime endeksli, boğucu ve günü kurtarmacı bir yaşam kültürü dayatmak; bunlara karşı tepkiyi bireysel yaşam alanlarına hapsetmek, gericiliğin ilerici ve yaratıcı toplumsal dinamikleri yok etme projesinin ayrılmaz parçalarıdır. Partimiz, okullardan sokaklara gençliğin kültürel tepkisinin gericilik karşıtı ideolojik, siyasal bir derinlik ve bütünlük kazanması için uygun araçları yaratacak, toplumsal yaşamı özgürleştirme mücadelesinden geri düşülmesine izin vermeyecektir.

64. Türkiye, genç işçi sınıfına sahip bir ülkedir. Dolayısıyla, işçi sınıfının bileşiminde meydana gelen değişiklikler, gençliği de etkilemiştir. Önceki on yıl ile karşılaştırıldığında, genç işçilerin daha kentli, daha eğitimli olduklarını ve hizmet sektöründe daha fazla istihdam edildiklerini söylemek mümkündür. Öte yandan, gençliğin ve işçi sınıfının bir parçası olarak “işçi öğrenciler”, karşı karşıya oldukları türlü emek sömürü biçimleriyle dikkat çekmektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde öğrencilerin emek sömürüsüne tabi tutulması eskisinden daha yaygın hale gelmiş, bu yönde işleyen mekanizmalar çeşitlenmiş ve yaygınlaşmış, örneğin sorun yalnızca staj, intörnlük gibi dönemsel biçimlerden çıkmıştır. Okumak için kölelik koşullarında çalışmak zorunda olan ya da okul sıralarında staj, proje ödevi, uygulamalı ders gibi değişik biçimlerde emekleri sömürülen “işçi öğrenci”lerin yükselttikleri, insanca yaşamaya yetecek ücret, insanca çalışma koşulları, güvenceli iş ve sendikal hak talepleri, partinin gençlik içinde yürüttüğü devrimci faaliyetin doğal bir parçası haline gelmeli, parti bu mücadelelere öncülük etmelidir. Parti, “işçi öğrenci”lerin mücadelesi ile işçi sınıfının geleneksel kesimlerinin yürüttüğü mücadeleyi birleştirecek araçlar üretmelidir.

65. İnsanlığın ve ülkemizin aydınlık ve ileri kültürel sanatsal birikimi, tarihsel değerleri, AKP’nin gerici, piyasacı politikalarına uyumlu olarak yok edici, baskılayıcı saldırı altındadır. AKP projesinin toplumsal dayanak bulabilmesi, kültürel derinlikten, sanatsal algıdan, bilimsel sorgulamacılıktan uzaklaşmış, alıklaştırılmış ve hurafelere boğulmuş itaatkâr kişiler yaratılmasıyla, yurttaşlıktan tebaya dönüşle mümkündür. İnsanlar arası ilişkilerdeki çözülme ve çürümeye etkileri de göz ardı edilemeyecek bir tahribattır bu. Gericiliğin ve piyasacı ucuzluğun panzehiri olan ne varsa, AKP gericiliğinin hedef tahtasındadır. Parti, bu kültürel yıkıcılığa, tarihsel barbarlığa, ucuzluğun yüceltilmesi ve niteliğin dışlanmasına karşı, gericiliğin ve piyasanın kuşatması altındaki ilerici, devrimci, özgür sanatsal yaratımların, kültürel çalışmaların, bilimsel araştırmaların yanında yer alacak, parti kadrolarını bu bilinçle donatacak, kültür ve sanat alanının sınıfsal niteliğinin altını çizerek, sosyalizm mücadelesinin olmazsa olmaz parçası aydınlarla buluşacaktır.

Kürt halkının ileri unsurları

66. Türkiye’de kentli emekçi sınıflar içinde önemli bir Kürt nüfusun olduğu açıktır. Partimiz, Haziran Direnişi sırasında olduğu gibi, yükselen toplumsal mücadelelere örgütsel aidiyetten çok, toplumsal sorumluluk bilinciyle katılan ya da ilgi gösteren Kürt emekçilerini örgütlemekle yükümlüdür. Kürt sorununun bölgesel, hatta uluslararası boyutunun ortaya çıkardığı karmaşık ve genellikle çözümsüz stratejik başlıklara yönelik ilgi sürecektir. Aynı şekilde Kürt halkıyla dayanışma sorumluluğunun ihmal edilemeyeceği de açıktır. Ancak bu başlıklar, esas yükümlülüğün önüne geçmemelidir.

67. Kürt halkının sınıfsal açıdan en ileri unsurları, batının ve bölgenin büyük kentlerinde yaşamakta ve hem sınıf çelişkilerinin hem de derin ideolojik hesaplaşmaların içinde yer almaktadır. Kentli Kürt emekçilerinin ve aydınlarının küçük ama anlamlı bir bölümü, partimizin saflarındadır. Bu örgütlülüğün genişlemesi, partinin bu alana yönelik siyasal ve kültürel araçları zenginleştirmesine bağlıdır. Bu doğrultuda atılacak adımların Kürt yerleşimlerindeki ve Avrupa’daki Kürtler, giderek Kürt siyaseti üzerinde bir etkisinin olacağı açıktır.

68. Kürt ulusal hareketinin Türkiye’deki ve bölgedeki sınıf mücadelelerine, dinselleşme olgusuna, önemli ideolojik ve siyasal gerilimlere yaklaşımı, taktik manevralar doğrultusunda değişkenlik gösterse de, giderek artan bir Kürt nüfusa hitap edemez olmuştur. Partimiz, Kürt siyasetinin gündelik konumlanışına olan ilgisinden çok daha fazlasını, bu nüfusta yer alan kesimin siyasal ve ideolojik arayışına göstermek durumundadır. Türkiye’de işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin içinde bu kesimin azımsanamayacak bir ağırlığı vardır.

Alevi dinamizmi ve sol

69. AKP, Alevilere ilişkin açılım politikalarını üç nedene dayandırmıştı: Birinci Cumhuriyet ile girdiği hesaplaşmada kendisine taban oluşturmak; eski rejimin tasfiyesi için gereksinim duyduğu zamanı kazanmak; Alevi kitlesinde İslamcı-Sünni çizgiyi tahkim edecek asimilasyoncu gedikler açmak. AKP’nin bütünlüklü olarak Alevilere biçtiği misyon, dinsel ve kültürel iddialarından vazgeçerek Sünni İslamın otantik alt kültürü olmalarıdır. Bu buyruk hükmündeki talebin Alevi kitlelerde karşılık bulmadığı ve bulmasına da ihtimal olmadığı yeterince açıktır. “Dinselleşme ve Komünistler” başlıklı 11. Kongre metninde de belirtildiği gibi, İkinci Cumhuriyet’in sınırları vardır ve Aleviler bu sınır uçlarından biri olarak hâlâ varlığını korumaktadır.

70. Dinci AKP kuşatmasının Alevilerde liberal-kimlikçi “mezhep perspektifi” üzerinden karşılık bulması tehlikesine rağmen, Alevi hareketinin parçalı doğasından türeyen seküler-cumhuriyetçi ısrarın temel öncelik olma niteliğini yitirmediği Haziran Direnişi’yle görülmüş, Alevi kitlesi dar mezhepçi-kimlikçi taleplere mesafeli duruşunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte, yüzünü ilerici, aydınlanmacı değerlere dönmüş Alevi kesimlerin çoğunluğunun benimsediği eşit yurttaşlık talebi, sınırlarına ulaşmıştır. Alevi toplumsallığının kent merkezlerinde birikmiş olması ve geçmişe göre daha kentli bir karakter taşıyor olması da dikkate alınmalıdır. AKP iktidarına karşı tepki ve mücadelenin toplumsal arayışla çakışma noktası, aynı zamanda solun Alevi kitlelerle buluşma zeminidir.

Türkiye siyaseti ve kadınlar

71. Kapitalist sistemin doğuşu, gelişimi ve bugünü düşünülürken, tarihi kapitalizmden çok daha eskilere dayanan erkekegemen toplumsal yapının, kapitalizmdeki toplumsal ilişkilerin kurucu ve yeniden kurucu başat öğelerinden olduğu ve bu ilişkilerle yeniden ve yeniden biçimlendiği unutulmamalıdır. Kadın-erkek eşitsizliği, kapitalist sistemin toplumsal mayası karılırken bu mayaya şekil veren ve yine bu maya tarafından tekrar biçimlendirilen temel toplumsal kalıplardan biri olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. 19. yüzyıldan bu yana kadın-erkek eşitsizliği başlığında ilerici toplumsal mücadeleler birçok mevzi edinmiştir. Bununla birlikte, işçi sınıfının tarihsel bir aktör olarak zayıflaması ve neoliberal-muhafazakâr politikaların kadına biçtiği toplumsal rol nedeniyle, elde edilen bu mevziler yitirilmiş ya da erozyona uğramıştır. Bu nesnel gelişmeye paralel olarak, dünyada kadın-erkek eşitsizliği alanında ilerici mücadeleler veren ideolojik odakların, başta toplumsal üretim ilişkilerinin kadın-erkek eşitsizliğini yeniden üretmedeki rolünü yadsımak; iştahla düzen içi çözümlere odaklanmak; Soğuk Savaş sonrası dönemde tüm dünyada hızla siyasi iktidarlara taşınan muhafazakâr ve/veya dinci-gerici ideolojilere karşı cephe açmak yerine bu ideolojilerle rezonansa girmeyi tercih etmek gibi türlü nedenlerle soluklarının tükendiği ve yeni mevziler elde etmek konusunda başarısız oldukları görülmektedir.

72. Türkiye’de kadınların AKP iktidarının kendilerine biçmeye çalıştığı rollere sıkışmayı kabullenmeyişleri ve Haziran Direnişi’ne yoğun katılımları, gerici iktidarın toplum kurgusu önündeki en önemli engellerden biri olduklarını göstermiştir. AKP’nin toplumsal ilişkileri ve gündelik hayatı dinci gerici ideoloji doğrultusunda biçimlendirmeye çalışmaktan vazgeçemeyecek oluşu, kadınların ise bu sürecin karşısında durmayı “yaşam hakkı” olarak görmesi, ortaya düzen açısından çözümü mümkün olmayan bir gerilim çıkarmaktadır. Türkiye’de kadınların giderek artmakta olan kaygılarını hesaba katmayan, kadın sorununa radikal yanıtlar üretemeyen bir komünist hareketin başarılı olma şansı yoktur.

73. Haziran Direnişi’nde kadınların ön plana çıkması, Türkiye’de kadın sorununu liberal bir çerçevede ele alan kadın hareketine karşı sosyalist hareketin elini güçlendirmiştir. Haziran’da direnen kadınlar, Türkiye’de kadın sorununu kimlik politikalarına daraltan liberal yaklaşımın gerici çıkışlara verdiği desteği, kadınların modernleşme ve sekülerleşme ile elde ettikleri kazanımları küçümseyen ve hatta karşısına alan tavrı mahkûm etmiştir. Haziran’da ortaya çıkan kadın dinamiği, uzun süredir genellikle liberal bir zeminde tanımlanan “özgürlük” konusunda sosyalistlerin öne çıkmasını da sağlamıştır. Özellikle Birinci Cumhuriyet’in yıkıma uğratıldığı süreçte, çoğunlukla gericilikle paslaşan “özgürlükçü” akımlar, kadınların dinselleşmeye karşı özgürlük talepleriyle birlikte güç kaybına uğramış ve özgürlükçülükle aydınlanmacılık arasındaki mesafe kısalmıştır. Sosyalist hareket henüz sonuçlanmamış bir mücadelenin sürdüğü “özgürlükçülük” alanında daha cesur davranmak için tarihsel bir fırsat yakalamıştır.

74. Türkiye’de kentli kadınlar; başta beyaz yakalı emekçi kadınlar, emek sömürüsüne tabi tutulmaktan başka bir geleceği olmayan üniversiteli ve liseli öğrenci kadınlar olmak üzere, dinselleşme karşısında kadın direnişinin en öne çıkan kesimleridir. Bu kesimler arasında kentli, kadın ve emekçi oluşları nedeniyle beyaz yakalı kadınların özel bir önemi vardır. Beyaz yakalı emekçi kadınlar, Türkiye’de kadın tartışmalarını ideolojik olarak belirleme kapasitesi yüksek ve Haziran’da da görüldüğü üzere mücadele etmekten çekinmeyen başlıca gruptur. Bir bölümü eğitimini tamamlayarak çalışma yaşamında yerini alan, bir bölümü üniversite ve lise eğitimini sürdüren ve Türkiye’nin eğitimli emekçi toplamına katılmaya hazırlanan bu kadınlar, önümüzdeki dönemde de Türkiye siyasetini etkileyecek bir kesim olarak rol üstlenmektedir.

75. Kadınların direnişi söz konusu olduğunda, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde sermaye talanına karşı doğayı ve yaşam alanlarını savunan köylü kadınların ve gündelik hayatta buldukları her zeminde AKP’yi eleştirmekten çekinmeyen her yaştan ev emekçisi kadınların önemi göz ardı edilemez. Bu kadınların karşı çıkışları, her zaman doğrudan “kadın meselesi”yle ilgili olmasa da, her bir sorunda AKP’ye karşı direnişin toplumsal meşruiyetini, yaygınlığını artırmaları ve toplumsal psikolojiyi belirlemeleri bakımından çok önemlidir.

76. Kadınlar için AKP iktidarı ve dinselleşme, yalnızca en doğrudan biçimleriyle, çok çocuk yapmak, fiilen yürürlükte olan yaygın çokeşlilikte erkeğe bağımlılığa zorlanmak, toplumsal yaşamda üretkenlikten ve iş yaşamında yerini almaktan, ekonomik bağımsızlıktan mahrum bırakılmak, eve hapsedilmek anlamlarına gelmemektedir. Neoliberal-gerici sentez bağlamında kadının aynı zamanda atölyede, fabrikada, işyerinde köleleştirilmesi gereksinimi de ortaya çıkmıştır. AKP gericiliği düzenin bu gereksiniminin karşılanmasını zora sokma riskine yol açan eğilimler barındırmakla birlikte, bu gereksinime yanıt üretmeyi de gözetmektedir. Daha fazla dinselleşme, kimi yerde, kadınların eğitim ve iş yaşamına katılabilmelerinin bir aracı ve önkoşulu olarak da pazarlanmaktadır. Gericiliğin kadınlar üzerinde kurmaya çalıştığı tahakküm yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda iktisadi bir tahakkümdür.

77. 12 yıllık AKP iktidarı, Türkiye’de erkek egemenliğini daha da pekiştiren bir unsura dönüşmüştür. Kadın cinayetleri bunun en açık göstergesidir. Bu nedenle, partimiz, kadın-erkek eşitsizliğiyle ve bugün bu eşitsizliği giderek daha da derinleştiren dinselleşmeyle amansız bir mücadele yürütecek; kürtaj hakkı, cinsel taciz, çocuk yaşta evlilik, kadına yönelik şiddet gibi insanlık onurunu zedeleyen tüm sorunlar karşısında kadınlarla birlikte mücadele verecektir.

LGBT, Haziran ve sosyalizm

78. Bir süredir onurlu bir yaşam talebiyle hareket eden LGBT’ler, Haziran Direnişi’nin öne çıkan toplumsal kesimlerinden biri olarak mücadele meşruiyetlerini artırmış, direnişin dayanışmacı, eşitlikçi ideolojik öğelerini güçlendirmişlerdir. LGBT’ler tarafından yürütülen mücadelenin önemli başlıklarından biri olan “eşit vatandaşlık” talebi, her şeyden önce yurttaşlık hukukunu yok sayan uygulamaları nedeniyle İkinci Cumhuriyet’le kavgalıdır. AKP iktidarının körüklediği gericilik koşullarında, bu kesimin “eşitlik” talebinden öte, yaşam hakkının tanınmaması söz konusudur. Türkiye’de özellikle Haziran’dan önce büyük ölçüde liberal bir çerçeveye sıkıştırılmak istenen LGBT mücadelesi, AKP iktidarının yarattığı yeni siyasal ve ideolojik ortamda, belli oranda bu çerçeveyi terk etme işaretleri vermektedir. Parti, başta metropoller olmak üzere tüm ülkede önemi göz ardı edilemeyecek bu dinamiğin sosyalizmle buluşmasını sağlayacak kanallar yaratacaktır.

Haziran Direnişi ve örgütlenme arayışı

79. Haziran Direnişi’yle açığa çıkan dinamiklerden olan örgütlenme arayışı, özel bir önem taşımaktadır. Bu arayış, direnişi yaratan aydınlanmacı, laik, yurtsever, anti-emperyalist ve birçok yönden piyasa ve kapitalizm karşıtı duyarlılıkların doğrudan sonucudur. Bu duyarlılıkların beslediği ortak zemin, AKP’ye karşı örgütlenme ihtiyacıdır. Haziran Direnişi sürecinde, tek tek ya da topluca bu duyarlılıkları hedef alan liberal ve milliyetçi yaklaşımlar, örgütlenme ihtiyacını daha da yakıcı hale getirmiştir. Direniş kitlesi içinde örgütsüzlük telkin edenlerin, direnişi doğuran ortak siyasal hedeflere ve ilkelere değil, tekil özelliklere vurgu yapanların sayısı az değildir. Hareketin meşruiyet kaynağının bu “çeşitliliğin” korunması, hatta artırılması olduğunu savunanlar, öz itibariyle örgütsüzlüğü propaganda edenlerin ta kendisidir. Oysa Haziran kitleselliğinin barındırdığı çeşitlilik, “muhafaza edilmesi” gereken bir özellik değil, varlığını hareketin ortak bir doğrultuya sahip olmasından ve dayandığı toplumsal duyarlılıklardan alan bir durumdur. Esas olan, bu duyarlılıkların örgütlü kılınması, bozucu, yılgınlık üretici müdahalelere karşı direncinin artırılmasıdır. Bunun yolu da, bu ilke ve duyarlılıklar temelinde, bunların ötesine geçen ve yeni duyarlılık alanları açabilen, örgütlü bir halk hareketi yaratmaktan ve kendiliğinden hareketi siyaset düzlemine taşımaktan geçmektedir.

Bu, direnişin sürekliliğinin sağlanmasının, siyasal hedef belirleyen, örgütlü bir kitle hareketi yaratmaktan geçtiğini hisseden kitlelerin homojen olduğu ve bütünüyle düzen değişikliği hedefiyle hareket ettiği anlamına gelmez. Örgütlenme arayışının karşılık bulduğu kitleler içinde “AKP gitsin” diyenler ve örneğin İkinci Cumhuriyet’e bağlılık yeminleri eden CHP’nin Haziran Direnişi’nin kaynaklarının altını oyarak AKP’nin gidişini geciktirdiğini kavrayanlar da bulunmaktadır. Örgütlenme arayışının karşılık bulduğu kitleler içinde, kuşkusuz, düzenin değişmesi gerektiğini görenler de vardır. Partimiz bu arayışa yanıt üretmek zorundadır.

D. DEVRİMCİ GÖREVLERE HAZIRLANIRKEN PARTİ ÖRGÜTÜ

80. Türkiye Komünist Partisi toplumsallaşmak, toplumsal dinamiklere önderlik etmek ve yerelleşmek hedefleriyle, örgütsel temellerini sağlama almak ve güçlendirmek zorunluluğu arasındaki gerilimi yönetmekte başarılı olamamıştır. Bu başarısızlıkta kuşkusuz nesnel koşulların payı vardır. Ancak, gelinen noktada, parti yaşamında ortaya çıkan boşlukların ve yönetsel hataların üzerine cesaretle gidilmesi gerekir. Partimiz yeterince büyüyememekte, ama bazı ‘büyüme hastalıkları’nı yaşamaktadır. Bunların üstesinden gelinmelidir.

81. Partideki içe dönüklüğü, kastlaşmayı, siyasetsizliği kırmak için yapılan radikal düzenlemeler, sorunun özünü oluşturan merkezi sorunlar aşılamadığı için sonuç vermemiş, tersine partinin örgütsel yapısını daha da zayıflatmıştır. Birim yapılarına ilişkin değişiklikler, birim toplantılarının dışarıya açılması, Örgüt Konseyi’nin oluşturması gibi adımlar, örgütün canlandırılmasını sağlamamıştır.

82. Komünist partilerin örgütsel sağlığı, parti merkezinin siyasal üretimdeki etkisine, bu üretim sırasında partinin bütününden beslenmesine, karar ve açılımların parti tarafından eşit ve hızlı bir biçimde içselleştirilmesine, kararların partinin bütün çalışma alanlarında özünü koruyarak yeniden üretilmesine, partinin kararları güçlü bir biçimde hayata geçirecek yapıya kavuşmasına, süreklileşmiş ve dinamik bir eğitim mekanizmasının kurulmasına, parti içi iletişim kanallarının açık olmasına bağlıdır. Bütün bunlar için ideal ve kalıcı bir model olamaz. Sınıf mücadelesinin gereksinimlerine göre, parti bu niteliğini korumak için kendini sürekli yenilemelidir.

83. Bu bağlamda, partinin kurumsallığı ile, koşul ve gereksinimler doğrultusunda örgütsel işleyiş ve yapının değiştirilmesi arasındaki denge iyi kurulmak zorundadır. Partimizin örgütsel yapısının yapboza dönüşmesi, neden değil sonuçtur. Partimiz, uzunca bir süredir devrimci görevleriyle çelişen ve siyasal olmayan bir yönetim anlayışını aşamamanın bedelini ödemiştir. Bu anlayış, tek tek bazı yoldaşlarımızın sorunu olarak görülemez. Ancak bu anlayışın gösterdiği direncin kırılamaması, partimizde merkezi kurulları da etkileyen bir kadrolaşma sıkıntısının ürünüdür. TKP, parti yaşantısını kötürümleştiren statükocu eğilimleri partinin siyasi ve örgütsel yaşantısını zenginleştirerek önemsizleştirecek kaynaklar yaratamamış, mevcutları harekete geçirememiştir. Partide yaşanan krizin temel nedeni de budur.

84. Sorunun kaynağını kurutmadan, örgütün yapısıyla oynayarak partiyi dinamikleştirmeye çalışmanın sonucu, partililerin daha fazla yabancılaşması, yorulması ve iyi niyetle uygulamaya sokulan düzenlemeleri ciddiye almaması olmuştur. Oysa dengecilikten uzak durarak ve kişiselleştirmeden, partiyi cansızlaştıran belli bir yöneticilik tarzının yukarıdan aşağıya ortadan kaldırılması gerekirdi. Parti, bunun için gerekli enerjiyi yaratamamıştır. Sonuçta:

a) Partinin başından beri titizlendiği teorik üretkenlik, siyasal akıl ve örgütçülük bütünlüğü bozulmaya yüz tutmuş;

b) Partide bir yönetici katman oluşmuş, sorumluluklar bu katman içinde pay edilir hale gelmiş;

c) Bu yönetici katman dışında kalan kadrolar parti yaşamının kenarına çekilmiş, hatta dışına düşmüş;

d) Partinin merkezi siyasi üretimine giderek daha az kişi katılır hale gelmiş;

e) Parti merkezi adına konuşan ancak parti karar ve üretimini kendi konumlarını koruyacak tarzda kullanan bir yönetici tipolojisi ortaya çıkmış;

f) Bu yöneticilik tarzı yeri geldiğinde talimatla ve buyurarak, yeri geldiğinde partililerin itirazlarıyla empati geliştirip nabza göre şerbet vererek partiyi dejenere etmiş;

g) Parti siyasetinin örgütlü kılınmasındaki ağır aksaklıklar merkez-örgüt ikilemi biçiminde istismar edilmiş;

h) Son krizde olduğu gibi, kendi konumunu tehdit altında gören bu yönetici katman, yıllarca birinci dereceden sorumluluk almasına ve örgütün en kritik noktalarını tutmasına karşın, aradan çekilip, parti örgütünü parti merkeziyle karşı karşıya getirmeye kalkışmıştır.

85. Partimizin örgütsel sorunlarından bu yönetici katmanı sorumlu tutmak abestir. Yanıtlanması gereken, söz konusu katmanın nasıl oluştuğudur. Bu yönetici katman, partinin güncel gereksinimleri ve siyasal hedeflerinin yakıcılığının yarattığı basınç nedeniyle, partinin temel değerlerinin yeniden üretilmesi görevinin küçümsenmesinin ürünüdür. Partimize çok değerli katkılar sunan birçok yoldaşımızı da bu tarza mahkûm olmaya iten budur.

86. Partimizde bundan böyle, ne olursa olsun, yönetici bir katman oluşmasına izin verilmemelidir. Sosyalizm mücadelesinde görev alınır, sorumluluk üstlenilir, ancak yöneticilik diye daimi bir konumlanış olamaz. Partide görev ve sorumluluk alma teşvik edilirken yöneticilik önemsizleştirilmeli, bu nedenle görev ve sorumluluklar iyi tarif edilmelidir. Görev ve sorumlulukların hedefi belirlenmeli ve zaman boyutu tanımlı hale getirilmelidir.

87. Parti mutlaka kurumsallaşmalıdır. Ancak kurumsallaşma sosyalizm mücadelesinin gereksinimlerini bir kenara koyan şablonlar, değişmeyen bir örgütsel yapı ve kırtasiyecilikle sağlanamaz. Kurumsallaşma, partinin devrimciliğini, etkisini, bütünlüğünü sağlama alacak kural ve standartların parti yaşamında kalıcılaşmasıyla mümkündür.

88. Parti üyelerinin parti programı, kültürü ve siyasetiyle sağlıklı bir ilişki kurması ve birer komünist olarak gelişmesinin güvence altına alınması, kurumsallaşmanın ilk koşuludur. Parti içi eğitim, dar anlamıyla bir aktarım olarak görülmeksizin, partinin tüm kademe ve alanlarında hayata geçirilmelidir.

89. Partililik, taraf olmanın yanı sıra, siyasal açıdan örgütlü hale gelmektir. Üyeleri örgütlü kılacak, onlara örgütlülüğü hissettirecek zeminin yaratılması, kurumsallaşmanın bir diğer koşuludur. Cansız, hedefsiz ve işlemeyen örgüt ve birimlerin alternatifi, üyelerimizin kendi haline bırakılması olamaz. Parti, baştan aşağı yeniden örgütlü hale gelmeli, tek bir üyesini bile bu örgütlülüğün dışında bırakmamalıdır.

90. Defalarca karar altına alınmasına karşın, merkezi faaliyetlerin, alan çalışmalarının ve tek tek örgütlerin dönem değerlendirmesinin yapılamaması, yapılan değerlendirmelerin ise çoğu zaman gerçeği yansıtmaması, başarı-başarısızlık kriterlerinin belirgin hale getirilememesi, ortalamacı ve sorumluluğu hiçbir zaman üzerine almayan bir yöneticilik tarzının yol açtığı bir başka sorundur. Partide, dokunulmazlığını ve vazgeçilmezliğini ilan eden bir yönetici katman yaratılmış, sağlıklı tartışma yapılamaz hale gelmiş, siyasal önderlik yerine idareciliğin öne çıktığı bir çalışma tarzına teslim olunmuştur. Yöneticilik konumunun bu kadar önemli hale geldiği bir yapıda, hesap verme ve eleştiri mekanizmasının işlemesi olanaksızdır. Bu tarz tıkanmaların aşılması konusunda bireysel çabaların işe yaramadığı, tersine sorunu kangrenleştirdiği de ortadadır.

91. Partide yeni kadroların yetişmesi, yalnızca eğitim başlığına sıkıştırılamaz. KP, devrimci bir parti olarak üyeleriyle dürüst, geliştirici, onları daha donanımlı ve atak hale getirecek tarzda bir iletişim kurmalıdır. Üyelerini, dayatmada bulunmadan, bireyselliklerini köreltmeden yönlendirmeli, onların gelecek planlamasına yoldaşça katılmalıdır. Parti komitelerinin, komitelerde görev yapanların bu tarz bir iletişim için yeterli olgunluğa ve donanıma sahip olması mutlaka sağlanmalıdır.

92. Parti standartlarının yükseltilmesi, parti içi yaşam ve partililik kültürünün gelişmesine de bağlıdır. Parti, düzenin her tür ideolojik saldırısına karşı kendi içinde de direnç geliştirmeli ve karşı ağırlık oluşturmalıdır. Tartışma yerine dedikoduculuğun, kolektif bilince dayanan yoldaşlık ruhu yerine insani temeli zayıf bir tür arkadaşlığın, yoldaşça sohbet yerine lobiciliğin geçmesi, partinin ideolojik mücadelede gerilediğini gösterir. Daha da kötüsü, partimiz, gelişkin siyasi hattına rağmen, ne yazık ki geri ve özensiz fikirlerin rastgele dışavurulduğu bir parti haline gelmiştir. Konunun parti standartlarıyla ilgili boyutuna, partililik kültürüyle ilgili boyutu da eklenmiştir. Parti başıbozukluktan, kuralsızlıktan, cehaletten, sorumsuzluktan arındırılmalıdır.

93. Parti içindeki son dönem tartışmalarda, kimileri tarafından sağlıksız bir biçimde küçümsenen “kentlilik” vurgusu, parti içi yaşamın canlandırılması açısından büyük önem taşımaktadır. Kentlilikten “küçük burjuvaziye öykünme”yi anlayan bir zihniyetin partide boy gösterebilmesi, başlı başına trajik bir durumdur. Haziran Direnişi, Türkiye sosyalist devriminin kentli bir toplumsallık üzerinde yükseleceğinin kanıtıdır. Toplumsal dinamiklere müdahale ederken, sorunu yalnızca örgütün dışarıda kalan kitleye öncülük etmesi biçiminde formüle edemeyiz. Partinin kentli emekçilere seslenebilmesi, onlarla temas kurabilmesi, kapsayabilmesi ve sonuçta öncülük edebilmesi için de buna uygun bir örgütsel kültür geliştirmesi zorunludur. Partimiz ne yazık ki bunun uzağındadır. KP, böylesi bir örgütsel kültür geliştirirken, partiyi erkekegemen tutum ve cinsiyetçi siyaset dilinden kurtaracak bir hamleyi de mutlaka yapacaktır.

94. Üyelerini dönüştürüp geliştirme iddia ve becerisini yitiren bir parti çürür. KP bir işçi sınıfı partisi olarak, elitist eğilimlerle hesaplaşır, parti üyeliğini yetenekli ya da eğitimli insanların ayrıcalığı olarak gören her tür anlayışı mahkûm ederken, partide vasatın, sığlığın, bilgisizliğin ve tembelliğin kanıksanmasına asla izin vermez.

95. Komünist Parti, yeni bir gençlik hareketi yaratma, işçi ve öğrenci gençliği kitle örgütlerinde bir araya getirme gibi hedeflere yönelirken, komünist gençlerin partili kimliklerinin aşınmasına izin veremez.

E. ÖRGÜTSEL BİR SİLKİNİŞ VE ETKİLİ SİYASET

96. Komünist Parti, hedefi ve çalışma alanı belirlenmiş birimler üzerinde ve tek bir üyeyi bile siyasal mücadelenin dışında bırakmayacak biçimde yeniden örgütlenmelidir. Her bir örgütte birimler, bütün üyelerin görüş ve önerileri dikkate alınarak, partinin siyasal hedefleriyle somut bir biçimde bağlantılandırılarak oluşturulmalıdır.

97. Partinin tüm örgüt ve büroları, Kongre kararları doğrultusunda hedeflerini ve mücadele konularını belirlemeli, düzenli aralıklarla partinin bütün kademeleri bu hedefler açısından durum değerlendirmesi yapmalı ve bu değerlendirmeler partiyle paylaşılmalıdır.

98. Partide konferansların kongrelerden rol çalması engellenmeli, üç yılda bir aşağıdan yukarıya bütün kademelerin seçimle belirlendiği, kapsamlı kongreler düzenlenmelidir.

99. Partinin kolektif önderlikten ne anladığı hem partiye hem kamuoyuna ayrıntısıyla açıklanmalı, bu gelişkin siyaset anlayışının propagandası yapılmalı, partide lider kültü yaratılmasına izin verilmemeli ve partinin bütün kademeleri, kolektif bir yönetim anlayışına uyarlanmalıdır.

100. Merkez Komitesi, partinin kolektif siyasi önderliği olarak tanımlanmalı, etkili, uyumlu, üretken ve dinamik bir kurul olmasını sağlayacak bir ölçekte tutulmalıdır. Merkez Komite içinde gerçekleşecek iş bölümü ve kurulacak komisyon ve komiteler, kurulun kolektif karakterini zedelememeli, yetkilerini devralmamalıdır.

101. Merkez Komite üyeliği hiçbir biçimde alan ya da örgüt temsiline dayanmamalı, partinin kolektif önderliğine değer katabilme ve o önderliğin parçası olma yeteneği gözetilmelidir. Partinin merkezi kurullarını ve kadrolarını belirleyen şey, sosyalizm mücadelesinin ihtiyaç duyduğu bütünlüklü, derinlikli, hedef tayin edici, örgütleyici ve harekete geçirici bir siyasi kavrayıştır.

102. Partide yetkileri tanımlanmış disiplin ve denetleme kurulları oluşturulmalı, bu kurullar parti yaşamının standartlarını güvenceye almak amacıyla yetkilerini kullanırken, çekinceli davranmamalıdır.

103. Partinin yeniden yapılanmasında öncelik, parti geleneklerine uygun, gerçek ve partinin tüm kademelerine hitap eden, profesyonelce örgütlenmiş bir Parti Okulu’nun kurulmasına verilmelidir. Bütün üyeler çok yönlü bir eğitim sürecine sokulmalıdır.

104. Partinin iç yayını, partinin ortak aklını geliştirmek, parti içi tartışma ve üretimi cesaretlendirip örgütlemek, parti kültürünü güçlendirmek, parti içi eğitime yardımcı olmak, parti hakkında gerçek ve dürüst bir bilgilendirme kanalı açmak için yeniden yapılandırılmalıdır.

105. Partide profesyonellik Merkez Komite kararıyla ve birer yıllık sürelerle gerçekleşmeli, partililerin partiye mali açıdan bağımlı hale gelmesine izin verilmemelidir. Profesyonellerden beklenenler ve çalışma koşulları tanımlı hale getirilmelidir.

106. Partinin hızla üye kazanmasına paralel olarak partinin omurgasının sağlamlaştırılması amacıyla tasarlanan, ancak fiilen bu amaca hizmet etmeyerek komitelerden rol çalan Örgüt Konseyi kaldırılmalıdır.

107. Merkez Komite üyelerinin alan çalışmalarını kendi aralarında paylaşarak, partinin siyasal ve örgütsel bütünlüğünü sağlama görevini ihmal etmeleri engellenmelidir.

108. Üye toplantılarının aksamaması, içerik ve biçim olarak partimize yakışır bir gelişkinlikte düzenlenmesi için her önlem alınmalıdır.

109. Partide kadın yoldaşlarımızın daha fazla sorumluluk almasını sağlamaya yönelik teorik, siyasal ve örgütsel bir dönüşüm planı Kongre’nin hemen ardından Merkez Komite tarafından yürürlüğe sokulmalıdır.

110. Atılım Kongresi’nde alınacak kararlar doğrultusunda, en kısa sürede yeni bir Parti Tüzüğü hazırlanmalı ve Tüzük Kongresi’nde tartışılarak parti yaşamına girmelidir. Aynı Kongre’de parti programının “Giriş” bölümü yenilenmelidir.

Sıra: 
5