Kemal Okuyan, International Communist Press’in sorularını yanıtladı

Kemal Okuyan, International Communist Press’in sorularını yanıtladı

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, International Communist Press’in sorularını yanıtladı. Uluslararası komünist hareketin tarih ve güncel durumunu değerlendiren Okuyan ‘Komünist hareketin bütün ülkelerde geçerli ortak bir strateji, ortak siyasi-ideolojik hat ve ortak örgütsel kültüre sahip olması gerekir’ dedi. Okuyan söz konusu ortaklığın eksikliğine çok çarpıcı tarihi bir örnek olarak Alman Devrimi’ni verdi.

20. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri toplantısı bu yıl Kasım ayında Yunanistan Komünist Partisi ev sahipliğinde Atina'da yapılacak. Toplantının çalışma grubunda Türkiye Komünist Partisi (TKP) de yer alıyor. Geçen haftasonu düzenlenen çalışma grubu hazırlık toplantısına katılan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, International Communist Press'in sorularını yanıtladı, uluslararası komünist hareketin tarihi ve güncel durumu hakkında çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. ICP web sitesinde İngilizce ve İspanyolca olarak yayınlanan söyleşinin tam metni aşağıda yer alıyor.

Dünya komünist hareketi, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yaşadığı ağır travmayı atlatabildi mi? Sonraki dönem harekete mal edebileceğimiz bir başarı söz konusu mu sizce?
Karşı devrimin uluslararası işçi hareketine maliyeti kuşkusuz çok büyük. Yaşanan trajedinin sonuçlarını bugün hâlâ yaşıyoruz. Ancak özel olarak komünist hareketi, komünist partilerin durumunu soruyorsanız, daha öncesine bakmamız gerekiyor. Sovyetler Birliği yıkılmadan önce hedef ortaklığı olan, daha da önemlisi komünist adlandırmasını anlamlı kılan tarihsel hedefle güçlü bağlara sahip bir uluslararası komünist hareketin var olduğu tartışmalı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin prestiji ve otoritesi bir tutkal anlamına geliyordu ama dikkatle bakıldığında stratejik ortaklığı olan bir uluslararası komünist hareket 1980’lerde de, 1970’lerde de yok. Olamaz da, söz gelimi Avro Komünizm komünist değil sosyal demokrat bir akımdır. Bu akımın taşıyıcısı olan partiler elbette sosyal demokrat bir sapmaya indirgenemezler, muazzam bir tarihsel birikimin taşıyıcısıdırlar ama yola Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından sosyal demokrasiden kopuşla çıkan komünist hareketi yeniden sosyal demokrat bir zemine taşıma, ayrım noktalarını silikleştirme gibi bir rol üstlenmişlerdir. Avro Komünizm sadece bir örnek, iktidardaki komünist partileri açısından, sosyalist ülkeler açısından da baktığımızda benzer bir sorun görülmektedir. Ortak bir strateji, ortak siyasi-ideolojik hat, ortak örgütsel kültür yoktu.

‘YEREL MARKSİZM DİYE BİR ŞEY OLAMAZ’

Olması gerekiyor muydu?
Bakın ülke özgünlüklerine denk düşmeyen, bu anlamda toprağa ait olmayan bir komünist partisi karikatüre dönüşür. Sonuçta tek tek ülkelerde sürmekte olan mücadeleler bir dünya devrim sürecine bağlıdır ama o sürece belli özgün koşullarda mücadele ederek katkı koyarlar. Marksizm-Leninizm bu özgünlüklere alan açan ama aynı zamanda bu özgünlüklere rağmen evrensel bir teoridir. Yerel bir Marksizm diye bir şey olamaz, sosyalizmin modelleri olamaz. Marksizm-Leninizm, şablonlara değil, temel önermelere ve devrimi aramak üzerine kurulu güçlü bir amaç disiplinine dayanır. Almanya ile Türkiye, ABD ile Hindistan, İspanya ile Meksika’da farklı koşullarda mücadele edildiği, bu farklılıklar nedeniyle farklı önceliklerin, araç setlerinin, taktiklerin gündeme geleceği açıktır ama zaten Marksizmin-Leninizmin gücü bu zenginliği bütünlüklü-evrensel bir teoriye yerleştirebilmesinden geliyor. Sorunuza dönecek olursak, komünist hareketin bütün ülkelerde geçerli ortak bir strateji, ortak siyasi-ideolojik hat ve ortak örgütsel kültüre sahip olması gerekir. Devrimci olan budur, tarihsel olarak hedeflememiz gereken budur. Bundan yoksunduk.

Ne zamandan beri? Yani bu ortaklığın zayıflaması ya da yok olması hangi tarihlerde başladı?
Soruya kesin bir tarih vermek yanlış olur. Bu nesnel boyutları olan bir süreç. Dünya komünist hareketi Ekim Devrimi’ni takip eden o büyük devrimci dalganın ardından ortak bir devrimci strateji üretmekte zorlandı. Bir yanda eldeki büyük kazanım Sovyet Rusya’nın savunulması görevi bir yandan da Avrupa’da son hamlesini 1923 Ekimi’nde Almanya’da yapan devrimci dalganın geri çekilmesi ile ortaya çıkan tablo, 1919’da ortaklıklara vurgu yapan, Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde işçi hareketindeki sosyal demokrat etkiyi kırmaya çalışan Komünist Enternasyonal’i daha karmaşık stratejik tercihlere zorladı. Bu bir yanıyla objektif bir durumdur, bir yanıyla da belli başlı kapitalist ülkelerde komünist hareketin İkinci Enternasyonal döneminden devraldığı genetik hastalıkların ürünüdür. 1917 sonrasında Bolşeviklerin siyasal ağırlıklarını kullanarak uluslararası işçi hareketine yaptıkları devrimcileştirici girdiler sözünü ettiğimiz genetik hastalıkları yok etmedi, bastırdı. Ancak başka öncelikler kendini dayattıkça bu hastalıklar hemen hareketi domine ediyordu. Tek ülkede sosyalizmin yaşatılması ve savunulması görevi, devrimci bir görevdi ama bazı partilerin devrim fikrinden uzaklaşmasını kolaylaştırdı. Faşizme karşı mücadele için de aynısı geçerli. Yine de 1943’te sonlanıncaya kadar Komünist Enternasyonal’in ve onun en önemli partisi Sovyet partisinin komünist partileri devrimci bir zeminde tutmayı becerdiğini söyleyebiliriz. Bu hataların yapılmadığı anlamına gelmiyor, zaten böyle bir değerlendirme fazlasıyla metafizik.

Nedir örneğin hatalar? Kuşkusuz mücadele varsa hata da yapılır, önemli olan onlardan dersler çıkarmaktır ama Komünist Enternasyonal’in tarihine baktığınızda özel olarak değinmek istediğiniz hatalar neler?
Bilindiği gibi 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nden sonra hareketin gözünü diktiği, büyük beklentiye girdiği ülke Almanya’ydı. Almanya’da devrimin muzaffer olmasının dünya tarihinde nasıl bir kırılmaya neden olacağı ortada. Üstelik bir temenni değil, Alman devrimi bir gerçekliğe dönüşüyor, önce belki burjuva karakterde ama sonrasında gündeme gelen bir proleter devrimdir. Alman devriminin yenilgisini kaçınılmaz olarak görmek de sadece ve sadece Alman Komünist Partisi liderliğinin hatalarına bağlamak da yanlış. Ancak Almanya’da 1918 sonu-1923 sonuna kadar sürekli kendisini hissettiren işçi iktidarının özellikle güçlü bir olasılık haline geldiği iki kesit var. Bunlardan biri Kızıl Ordu’nun 1920’deki Polonya seferi, diğeri 1923 “Alman Ekimi”. 1920’de Kızıl Ordu + Alman proletaryası = Dünya Devrimi formülasyonu pek yaygındı, şimdi bize çocukça gelebilir, fazla romantik bulunabilir ama Kızıl Ordu Varşova’ya doğru yürüyüşe geçtiğinde Rus proletaryası ile Alman proletaryasının birliğinin önünde gerçekten de bir engel kalmıyordu. Bolşevik liderlerin hepsi Polonya’daki gerici iktidarın düşmesi ile birlikte dünya devrim sürecinin büyük bir mevzi elde edeceğini düşünüyordu. Olmadı, başında Feliks Jerzinskiy’nin bulunduğu Geçici Polonya Devrimi Hükümeti Varşova’ya yerleşme hazırlıkları yaparken Kızıl Ordu beklenmedik bir yenilgi aldı. 

Beklenmedik diyorsunuz o zaman öngörülmedik hatalar söz konusuydu?
Bu yenilgiyi Polonya’daki sınıfsal dengelere ilişkin gerçekçi olmayan değerlendirmelere bağlamak büsbütün yanlış olmamakla birlikte yetersizdir. Kızıl Ordu’nun Polonya seferinin askeri açıdan çok kötü yönetildiğini anlamak için askeri konularda uzman olmak gerekmiyor. Sonraları hemen her konuda olduğu gibi yine Stalin’in günah keçisi yapıldığı bu yenilgi sırasında savaşın genel yöneticisi olan Kamanev ile Varşova’ya yönelen Kızıl Ordu birliklerinin başındaki Tuhaşevskiy’nin sorumsuz ve tutarsız davranışları dünya tarihinin bambaşka bir seyir izlemesini belki de engelledi. Ortada kolektif hatalar var, kimse bu hatalardan azade değil ama Polonya seferinde o sırada İç Savaşın başka cephelerindeki görevleri nedeniyle ikincil sorumlulukları olan Stalin ve Budyonniy’ye fatura kesilemeyeceğini söylemek zorundayız. 

‘ALMAN DEVRİMİ LENİNİST PARTİ ANLAYIŞININ TERSTEN DOĞRULANMASIDIR’

Peki 1923’te de Alman Devrimi imkansızdı diyenlere katılmıyorsunuz o zaman?
1923’te Komünist Enternasyonal’in de onayladığı bir ayaklanma tarihi bile var. Alman Komünist Partisi buna göre hazırlanıyor. Askeri komiteler kuruluyor, Moskova’dan görevliler yollanıyor. Partili ve partisiz yüz binlerce, hatta milyonlarca işçi bu tarihsel anı bekliyor. Son anda bazı gelişmeler yüzünden ayaklanma iptal ediliyor, Hamburg’da şu ya da bu nedenle ayaklanma gerçekleşiyor ve sonra yalnız kaldığından geri çekiliyor. Alman Devrimi’nin gerçekleşmeyeceği bu tarihte anlaşılıyor. Peki burada öznel hatalar var mıdır? Elbette. Alman Komünist Partisi kurulduğu 1919’dan sonra sürekli yalpalamıştır ama buna rağmen devrimci, militan bir partidir, büyük fedakarlıkla çalışmıştır. Herkes Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in katlini bilir, bu dönemde KPD üyelerinin öldürülmesi “olağan” hale gelmiştir. Bütün baskılara rağmen devrimi arayan, bu anlamda Komintern ruhunu taşıyan bir partidir KPD. 

Ama başarılı olamadı?
Başarısızlıkta Almanya’ya özgü koşulların payı var. Ancak kendimize baktığımızda Rus Devrimi nasıl Leninist Parti anlayışının pratikte doğrulanmasıysa, Alman Devrimi de o anlayıştan uzaklaşıldığında ne büyük sorunlarla karşılaşılacağının kanıtıdır.

Uzaklaşıldı mı?
KPD hiziplere anlayışla bakan, merkeziyetçiliğe mesafeli bir partidir ilk kurulduğunda. Bütün militanlık ve fedakarlıklara rağmen partinin devrimci görevleri yerine getirmesini engelleyen faktörlerin başındadır bu zaaflar. Bir de sosyal demokrasinin gücünün kırılamaması gibi bir dert var. Bu uzun öykü ama bütün bunlar olurken Komünist Enternasyonal’in Almanya konusunda birinci dereceden sorumluluk üstlenen yöneticilerinin Zinovyev ve Radek olması ne kadar büyük bir talihsizlik! Alman partisinin içindeki kararsızlığın, farklı eğilimlerin üzerine bir de tutarsız, çoğu kez başına buyruk müdahalelerde bulunan iki prestijli lider! Bunları şu nedenle söylüyorum, dünya komünist hareketi açısından daha sonraki yılları belirleyen bir kesittir 1920’lerin başı. İki önemli sonucu var bu yılların. Bir, yaşamaz denilen Sovyetler Birliği yaşamış ve bir soluk alma döneminden sonra sosyalist kuruluş için devasa hamleler yapmaya başlamıştır. İki, eli kulağında denen Alman Devrimi yenilmiştir.  Bu iki sonuçtan uyumlu bir ortak strateji çıkarmak zordu, çıkarılamadı ama İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar inançlı, ortak değerler üreten, yüz milyonlarca yoksula farklı bir dünya dedirten bir komünist hareket vardı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ne oldu?
Kısa yanıtlar verilemeyecek bir dönem bu ama şöyle söyleyeyim acımasızca: Batı Avrupa’da devrimden vazgeçildi. Maceracılığı savunmuyorum, devrim “karar”la gerçekleşmez. Ancak Avrupa’nın o dönem iki “güçlü” komünist partisinin, Fransız ve İtalyan partilerinin girdikleri yolun taktik geri adım olarak görülmesi olanaksızdır. Komünist Enternasyonal ve bu partilerin içindeki devrimci birikim tarafından bastırılan, zaman zaman etkisizleştirilen sosyal demokrat hastalıkların baskın hale geldiğini ve Sovyetler Birliği’nin buna karşı önlem alması için uygunsuz bir dönemden geçildiğini kabul etmemiz gerekiyor. Dediğim gibi toptancı yargılarda bulunmuyorum, ana eğilimden söz ediyorum. Sınıf mücadelelerinin en önemli mekanı olan Avrupa’da sosyalizm fikrinin geriye çekilmesi bütün dünya komünist hareketi açısından olumsuzluk üretmiştir.

Biraz baştaki soruya dönmek istiyorum. Travma aşıldı mı?
Hayır, zaten biraz da travmanın aşılmamasının nedenlerinden söz ediyoruz. Travma sadece Sovyetler Birliği’nin dağılmasına bağlı değil. Zaten dünyada kendi ilkelerine, devrimci mirasa sahip amaç ortaklığı olan bir komünist hareket olsaydı belki de Sovyetler Birliği dağılmayacaktı. Dünya devrim sürecinin yeterince beslemediği bir Sovyetler Birliği’nden söz ediyoruz.

Trotskiy haklı mı çıktı?
Ne ilgisi var! Tek ülkede sosyalizmin savunulma zorunluluğunu kabul edince dünya devrimi sürecine sırt mı çeviriyoruz? Sonuçta bizim varlık nedenimiz bütün dünyada komünizmin kurulması hedefidir. Bu zorlu, eşitsiz, sıçramalı bir süreç. Şunu söylemek istiyorum, Sovyetler Birliği dağılmadan önce bütünlüklü ve devrimci bir hedefe odaklanmış bir uluslararası komünist hareket yok. Büyük kazanımlar var, mevziler var, bunları küçümsemek haddimize mi? Ancak gerçekçi olalım, insanlığın en karanlık dönemlerinden biri olan 1930’lar, 40’larda bile yaşayan, hatta güçlenen “devrimin güncelliği” tezi 1960’larda, 70’lerde Afrika’da, Latin Amerika’da kendini hissettirdi ama Avrupa’da hayır. Bunu sadece nesnel koşullara bağlamak kolaycılıktır. Bazen devrimci bir dalga olmayabilir, kapitalizm göreli bir istikrara kavuşabilir ama komünist partilerin misyonu devrimci seçeneği hazır ve gündemde tutmaktır.

‘BUGÜN DÜNYADA KOMÜNİST PARTİLERİNİN DOĞRULTU ORTAKLIĞI YOK’

Bugün komünist partileri yılda bir kez toplanıyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra herhalde en kapsamlı girişim bu; Dünya Komünist ve İşçi Partileri Toplantıları. Bu toplantıların önemi nedir? Buradan ortak bir strateji çıkar mı?
Bu toplantıların 20 yıldır düzenli yapılması kendi başına büyük bir kazanım. Başta Yunanistan Komünist Partisi olmak üzere bu toplantıların yapılabilmesi için çaba harcayan, kaynak ayıran bütün partiler büyük bir tarihsel hizmette bulundular. Bu toplantıların sürmesi bir dizi açıdan önemli. Toplantılarda farklı koşullarda mücadele eden komünist partileri yan yana geliyor, birbirini dinliyor, belli konularda ortak tavır alıyor. Ancak burada ortak bir strateji oluşmadığı açık. Toplantılar böyle bir amaçla başlamamıştı zaten ancak mevcut durumda komünist partileri toplantısından ortak strateji çıkmaz.

Neden? Köklü görüş ayrılıkları mı var?
Görüş ayrılıkları olur, doğaldır. Ayrıca belli bir uğrakta biricik doğrunun peşinde değiliz. Önemli olan doğrultudur. Komünist partileri zaman zaman yanlış konumlanışlar içine girerler burada önemli olan bunu düzeltebilecek, telafi edecek bir doğrultu tutarlılığı olmasıdır. Gizlemeye gerek yok, bugün dünyada komünist partilerinin doğrultu ortaklığı yok.

Nedir temel doğrultu farklılıkları? Formüle edilebilir değişik siyasi çizgilerden söz edebilir miyiz?
Aklar ve karalar diye bir tasnif yapılmasının pek bir zemini yok. Birçok partinin içinde tartışmalar sürüyor ya da öyle örnekler oluyor ki, bir parti şu ya da bu yönde değişim gösteriyor. Kuşkusuz tarihsel anlamda tercihini yapmış ve bu anlamda belli bir çizgiyi açıkça temsil eden partiler de var. Burada özde iki temel yaklaşımla karşı karşıyayız: Bazı partiler, sosyalizmin güncel bir seçenek olarak değil, bir nihai hedef olarak ele alıyor ve başka öncelikleri stratejik hedef olarak belirliyorlar: Bu kimi örneklerde bağımsızlık, kimi örneklerde barış, kimi örneklerde demokrasi, kimi örneklerde ABD hegemonyasının geriletilmesi, kimi örneklerde seküler bir toplum kurma arayışı olabiliyor. Bazı partiler ise sosyalist devrimin güncelliğine vurgu yapıyor, sosyalist devrim öncesi ara aşamaları reddediyor. Kuşkusuz bu temel farklılık hemen konuya yansıyor; örneğin ittifak politikalarında ciddi farklıklar ortaya çıkıyor. Dediğim gibi ara varyantlar var.

Bu sözünü ettiğiniz farklılıklar Sovyetler Birliği döneminde de yok muydu?
Kuşkusuz vardı ama açıkçası İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygın eğilim sosyalist devrim hedefinin geri çekilmesiydi. Bunun harekete zarar verdiğini söyleyebiliriz. 

Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden mi kaynaklanıyordu bu tercih?
Kısmen. Ancak dünya komünist hareketinin İkinci Enternasyonal etkisinden tam olarak kurtulamamasının sorumluluğunu Sovyetler Birliği’ne yükleme yanlısı değilim. Burada tarihsel bir gerçeklik var.

Peki şimdi bazı partilerin domine ettiği söylenebilir mi?
Bugün dünyada ağırlığı olan komünist partileri var doğal olarak. Gerçek bir siyasi mücadele içindeysen, teorik ve siyasal üretimin varsa, uluslararası ilişkilere kaynak ayırabiliyorsan, bundan daha doğal bir şey olamaz. Ancak bugün gerçek bir parti karakteri taşıyan hiçbir komünist parti bir başka partinin dümen suyunda gitmez. Geçmişten dersler çıkarılmış durumda. Bu anlamda bugün uluslararası toplantılarda bile en önemli kriter partiler arasında eşitlik ve içişlerine karışmama.

Ama büyük parti-küçük parti ayrımı yok mu?
Büyük partiyi ve küçük partiyi neye göre belirleyeceksiniz? Seçim sonuçlarına göre mi? Bu çoğu kez aldatıcı. Ülkenin emperyalist dünyadaki yerine göre mi? Bizim açımızdan kriterler belli: Elindeki olanakları sosyalizm mücadelesi için etkili bir biçimde kullanıyor mu; Marksizm-Leninizm’in temel ilkelerine sadık mı; işçi sınıfı karakterini koruyor ve güçlendiriyor mu? Bunun dışında büyük parti-küçük parti diye bir şey yok.

Peki iktidardaki partiler?

İktidardaki komünist partilerin durumu iyice karışık. Onların bugünkü dünya konjonktüründe, dış politika önceliklerini, ekonomi politikalarını, toplumsal hedeflerini elbette bir yere kadar sorgulayabiliriz. Tartışma olabilir, eleştiri olabilir. Bu ayrı. Ancak asıl sorun, iktidardaki komünist partilerin dış politika gereksinimlerinin dünya komünist hareketinin üzerine gölge olarak düşürmesidir. Bu olmaz, bunu devrimci hiçbir komünist partisi kabul etmez.

Böyle bir niyet mi var?
Niyet olmasa bile böyle bir objektif durum var. Üzülerek söylemek zorundayım ki, günümüzde dünya devrim sürecinin ihtiyaçları yerine jeostratejik hesaplar geçmiş durumda. Bugün güçler dengesi işçi sınıfının ne kadar aleyhine olursa olsun, komünist partilerin kendilerini uluslararası ilişkiler alanındaki gelgitlere kaptırmamaları gerekir. Sınıfsal bakış açısı, komünist partiler için olmazsa olmazdır. Bunu yitirdiğimiz anda hata yapmak kaçınılmaz olur. 

Uzun süredir iktidardaki bir parti olarak Küba Komünist Partisi ile yakın ilişkiniz var, size karşı bir dayatma, yönlendirme isteği ile karşılaştınız mı?
Kesinlikle hayır. Küba Komünist Partisi ile ilişkilerimiz biz oldukça küçük bir siyasi yapıyken kuruldu, o küçük dönemimizde bugünküyle aynı stratejik doğrultuya sahiptik. Sosyalizmin güncelliği, sosyalist devrim sürecinde aşamaların reddi… Küba Komünist Partisi’nden tek bir kez dahi “neden böyle yapıyorsunuz” imasını duymadık. Anlamaya çalıştılar. İşin gerçeği bizim onlara “neden böyle yapıyorsunuz” sorusunu yönelttiğimiz çok oldu ve bunlara büyük bir olgunlukla yanıt verdiler. Biz kendi deneyimimiz açısından konuşabiliriz; hayır Küba Komünist Partisi TKP ile ilişkilerinde devrimci bir tutum aldı. Bu bizim tercihlerimizi benimsiyorlar anlamına gelmiyor ama şunu söyleyebilirim: Küba’nın dış politika tercihlerine her zaman saygı duyduk anladık. Şu eki yaparak: Küba gibi ülkelerin yalıtılmış bir biçimde sosyalizmin kuruluşunda ulaşabilecekleri yerin sınırları var. Onların işi değil ama onların çıkarı da son tahlilde dünya devrim sürecinin yeni hamle yapmasında. İktidardaki partilerin kapitalist ülkelerdeki mücadelenin ritmini, hedeflerinin ve araçlarını belirlemeleri diye bir şey söz konusu olamaz.

‘YKP İLE İLİŞKİMİZDE BELİRLEYİCİ OLAN AYNI ÖNCELİKLERDEN HAREKET ETMEMİZ’

Yunanistan Komünist Partisi ile ilişkileriniz için ne diyeceksiniz? Son yıllarda giderek daha fazla işbirliği yapıyor TKP ile YKP. Kimi çevrelerde TKP’nin YKP’nin etkisi altında kaldığı kanaati var. 
Yunanistan Komünist Partisi ile örnek diyebileceğimiz bir ilişki sürdürüyoruz. Kuşkusuz bunda iki ülkenin komşu olması, ortak birçok soruna, ortak bir tarihe ve kültürel açıdan birçok benzerliğe sahip olmamızın payı da var. Buna iki ülkenin sermaye sınıfının ve genel olarak emperyalizmin pompaladığı düşmanlıklara karşı ortak hareket etme yükümlülüğünü ekleyin… Ancak YKP ile ilişkimizde asıl belirleyici olan dünyaya, sosyalizm mücadelesinin stratejik meselelerine, komünist hareketin tarihine bakışta aynı önceliklerden hareket etmemiz. Bu ortaklıklar zaten bir veriydi, iki parti arasındaki ilişkilerin bu düzeye gelmesinden önce de sınıf mücadelelerine aynı pencereden bakıyorduk. İki parti arasındaki ilişkiyi geliştiren de zaten bu oldu, yoksa kimse kimsenin peşinden gitmiyor. Ayrıca her konuda benzer şeyleri söylemiyoruz, aynı şekilde hareket etmiyoruz. Kaldı ki iki ülkenin ortaklıkları kadar farklılıkları da mevcut. Bununla birlikte, komünist partileri birbirlerinden öğrenir, birbirlerine sorar, anlamaya çalışır. Biz protokolü, diplomasiyi aradan kaldırdık, yoldaşça, kardeşçe ama karşılıklı saygıyı elden bırakmadığımız bir ilişki kurduk. Evet, YKP’nin zengin mücadele birikiminden, işçi sınıfı içinde elde ettiği mevzilerden, parti kültüründen öğreniyoruz, bundan hiç şikayetimiz yok. Onlar adına konuşmayayım ama kuşkum yok ki, onların da TKP’den öğrendikleri vardır. Eğer sorunuz YKP’nin “peşinden gitme” imasını içeriyorsa, böyle bir şey asla söz konusu değil. YKP de TKP de geçmişten ders çıkarmış komünist partileri. Bizim sözlüğümüzde dayanışma, yardımlaşma, eleştiri, anlayış, yoldaşlık, birlikte mücadele var ama biat, kollama, sekt oluşturma yok. Hem onca sorumluluğu olan YKP’nin işi gücü bırakıp başka partilerin de sorumluluğunu üstleneceğini düşünmek bana saçma geliyor. Hepimiz kendi işimizi yapıyoruz ve ortak misyonumuz olan dünya devrim sürecini ilerletmek için bazı platformlarda birlikte hareket ediyor, birlikte düşünüyoruz. Bu kadar. Ve bu gelişkin ilişki kültürünü başka partilerle de hayata geçiriyoruz. Sosyalizm mücadelesine omuz veren her partiye saygı duyuyoruz, onlar bizim yoldaşımızdır.

Az önceki konuya döneceğim, sınıfsal bakış açısının kaybolduğu örneklerden söz ediyorsunuz. Örnek vermeniz mümkün mü?
Türkiye’yi özellikle ilgilendiren bazı örnekler verebilirim. Erdoğan ve partisi 2002 yılında iktidara geldi. ABD ve Avrupa Birliği’nin, daha doğrusu uluslararası tekellerin açık desteğiyle… Peki bu desteğin öne sürdüğü argümanlar neydi? Türkiye demokratik değildi, Türkiye’de askerlerin borusu ötüyordu, Kürtlere eziyet ediliyordu; Erdoğan bu yapıyı değiştirebilirdi. Türkiye hakkında söylenenler doğruydu ama bunun Saddam’ı bahane edip işgali meşru göstermekten farkı yoktu! TKP o dönem elinden geldiğince komünist partileri Erdoğan konusunda uyardı ama açık söylemek gerekirse, Avrupa’da pek az kişi Türkiye’ye sosyalizm mücadelesini yakıştırdığı için, “önce demokrasi” diyerek Erdoğan örtülü ya da açık bir biçimde desteklendi. Hele hele bazı komünist partilerinin Kürt sorununa yaklaşımı gerçekten Marksizmden bayağı uzaklaştığı için, Erdoğan’a bayağı sempati duyulur oldu. O zamanlar Erdoğan Kürt sorununu çözecek kişi olarak görülüyordu. TKP ise “kapitalizm hiçbir temel sorunu çözemez” dediği için çok eleştirildi. Türkiye içinde de TKP, AKP karşısındaki “katı” tutumu nedeniyle neredeyse faşistlikle suçlandı. Şimdi aradan 16 yıl geçtikten sonra TKP bu kez içinde faşizmin bir kolu, İslamcı bazı hareketler, sosyal demokratlar, liberal solun olduğu Erdoğan karşıtı koalisyonun parçası olmadığı için yine eleştiriliyor. Bütün bu karmaşa sınıfsal bakıştan uzaklaşmanın sonucudur. 

‘HAYATA PUTİN’İN GÖZÜNDEN BAKARSANIZ ERDOĞAN’I ANTİ-EMPERYALİST GÖRMEK MÜMKÜN’

Ama bir yandan da Erdoğan’ın antiemperyalist kampa kaydığını söyleyenler var…
Bu tuhaf iddianın traji-komik bir öyküsü var. Erdoğan ve partisi 2006-2007 yılından itibaren Türkiye sermayesinin bölgesel iddialarını dış politika alanına taşımak için bir yandan ABD’nin bölgesel projelerinde rol kapmak için uğraşırken bir yandan da Arap coğrafyasında prestij kazanmak için her yolu deniyordu. Batı karşıtlığı ve İsrail ile dünya kamuoyu önünde sürdürülen gerilim politikası bu amaca hizmet ediyordu. Daha da ileri gittiler ve ABD ile sorunu olan birçok ülkeyle üst düzey temaslarda “NATO’yu bölgemizden kovacağız” bile dediler. Bu demagoji Arap ülkelerinin dışında Latin Amerika’da da etkili oldu, işin kötüsü bazı komünist partileri de Erdoğan’ı anti-emperyalist bir lider olarak gördüler. Burada büyük, bayağı vahim bir hata var ve hatanın kaynağında “uluslararası ilişkileri” özel bir alan olarak görme yanılgısı var. Herhangi bir sermaye aktörünün, kendi ülkesindeki rolünden bağımsız olarak uluslararası alanda “olumlu” bir işlev üstlenmesi bir siyaset efsanesidir ve bu efsane hep felaketlerle sonuçlanmıştır. Erdoğan’ı “yoldaş” olarak görenler onun Suriye’de üstlendiği rolü gördüklerinde iş işten geçmişti.

Ben bugünden söz ediyordum. Erdoğan’ı yine anti-emperyalist olarak görenler var.
Hayata Rus egemenlerinin, Putin’in gözünden bakarsanız böyle olabilir. Kimse kusura bakmasın, Türkiye’de iktidarın halkımız açısından anlamı, onun sınıf karakteri Türk dış politikasının uluslararası sistemde bir o kampa bir öteki kampa yanaşması, ittifaklar sisteminde belli oynamaların gerçekleşmesi ya da pazarlık amacıyla çeşitli manevralar yapmasıyla değişmiyor. Ayrıca hatırlatmak istiyorum ki, Erdoğan NATO’dan kopmuyor, onunla daha “avantajlı” bir anlaşma yapmak için pazarlık ediyor. Bu pazarlık sonuçlandığında şimdi Erdoğancılık yapanlar yine Erdoğan’a kızacaklar. Bu türden yaklaşımların komünist hareketimizde olamaması gerek.

Az önce Suriye’den söz ettiniz. Arap Baharı sırasında da benzer bir hata yapılmadı mı?
Yapılmaz olur mu? Arap Baharı’nda kitlelerin yoksulluk ve yolsuzluk karşısındaki öfkesine kimse bir şey diyemez; bu öfke haklı ve meşruydu. Ancak sokağa taşan bu öfkenin emperyalist merkezlerce manipüle edildiği, ortada devrim filan olmadığı baştan itibaren açıkça belliydi. Ne yazık ki, Arap Baharı’nın ilk dönemlerinde komünist hareketimiz açısından öyle şeyler yazılıp söylendi ki, insanın aklı almıyor. Şimdi unutuldu ama sınıfsal bakıştan uzaklaştıkça, kapitalizm içi çözümler ve taraflaşmalar komünistlerin temel politik gündemi oldukça yeni hatalar bekleyecek bizi.

Peki bütün bu söyledikleriniz bir bölünmüşlük anlamına mı geliyor?
Tam olarak değil. Gün gelir, komünist partileri, stratejik olarak birbirine karşıt pozisyonlara yerleşirler, bölünme kaçınılmaz olur. Şu anda ise bütünlüğün gevşek biçimlerde (ki şu andaki durum odur) korunması, bir tartışmanın, düşünce ve görüş alışverişinin, deney aktarımının ve dayanışmanın sürmesi gerekiyor. Ayrıca partilerin dinamik bir karakter taşıdığı, belli dönüşümler geçirdiği de unutulmamalı. Kimi partilerin ise kağıt üzerinde bir pozisyonları var ama herhangi bir siyasi faaliyet içinde olduklarını söylemek çok zor. Ama bu durum onlar için de hızla değişebilir. Burada eşitlik ilkesi ve iç işlerine karışmama esas olmalı. Ancak iç işlerine karışmama ile “benim ülkemde en iyisini ben bilirim” yaklaşımına prim vermek arasında bir fark var. Böyle bir şey yok, böyle bir yaklaşım açıkça metafizik barındırır. Saygılı bir biçimde tartışma olmalı, eleştiri olmalı, birbirimizi dinlemeyi öğrenmeliyiz. Zaten bu süreçte birbirine daha yakın olan partiler çeşitli platformlarda bir araya geliyorlar. Latin Amerika’da oluşumlar var, Avrupa Sol Partisi var. Bazı komünist partileri bu oluşumlarda yer alıyorlar. TKP de Avrupa Komünist İnisiyatifi ve Uluslararası Komünist Dergi içinde faaliyet gösteriyor. Ama bu başka komünist partilerle ikili ya da diğer düzlemlerde ilişki kurmamızın önünde bir engel değil. Onlardan öğreniyoruz ve kendi deneylerimizi aktarıyoruz. Önümüzdeki dönem sancılı geçecek ama her şey daha iyi olacak.

Sıra: 
1