Merkez’in döviz rezervi nasıl eriyor?

 

Merkez Bankası’nın döviz rezervi var. Yani “kasasında” (çoğu elektronik olarak) döviz tutuyor. Rezervin asıl amacı, varlık nedeni bu değil ama olur da piyasalar dolara hücum ederse, dolar kıtlığı, TL bolluğu baş gösterirse, bu rezervden dolar satıp TL toplayarak, doların değer kazanmasını durdurmaya çalışıyor. Tahmin edeceğiniz gibi bunu da zaten maaşını TL olarak alıp, kirasını TL olarak ödeyen vatandaşın canı yanmasın diye değil ihracat/ithalat finansmanı için dövizle borçlanmış iş adamı birden batağa saplanmasın diye yapıyor.

Tabii gerçek hayatta sık sık yaşanan, bu mekanizmanın daha çok finans sermayesine kaynak aktarmak için işlemesi oluyor. Yükselen doları düşürmek için ucuza salınan rezervi yine sermaye topluyor, bir sonraki yükselişte karını cebine koymak üzere.

NET REZERV 30 MİLYAR DOLAR AZALDI

Merkez Bankası’nın, 2019 yılı başından bu yana döviz rezervinin nakit ve tahvil kısmından 40 milyar dolarlık satış yaptığı hesaplanıyor. Nakit ya da kolay nakde dönebilir varlıklar azalırken nakde dönüşü zaman alacak fiziki altın rezervi 10-12 milyar dolar civarında arttı. Böylece Merkez Bankası’nın kullanılabilir net rezervlerinin 30 milyar dolara yakın azaldığı öne sürülüyor.

Merkez Bankası’nın ABD tahvili olarak tuttuğu rezervlerin azalması pek iyi bir şey değil. Benzer başka ülkeler gibi ABD’den kolay dolar temin edebilmek için yapılmış SWAP anlaşmasıyla kendini garantiye almış değil. Bu durumun, içinden geçilen dönemde kırılganlığı artırdığı da özellikle burjuva iktisatçılarının bir bölümü tarafından dile getiriliyor.

Peki neredeyse tamamı kamu bankaları üzerinden dövizi belli bir aralıkta tutabilmek için yapılan döviz satışı kime kazandırdı, kime kaybettirdi?

Önce biraz başa sarmak gerekiyor. Döviz rezervi aslında ne işe yarar? En basit haliyle ülke dışından alınması zorunlu olan mal ve hizmetlerin ödemesinin yapılabilmesi için bir güvence oluşturur. Türkiye ekonomisinin AKP iktidarı döneminde iyice karmaşık bir hal alan dışa bağımlılığı döviz rezervi ihtiyacının artmasına yol açtı. Nitekim 2018 yılı bahar aylarında baş gösteren, yakıcılaşan kriz de dışa bağımlılık ve dolayısıyla döviz bağımlılığındaki ağır tabloyu gözler önüne serdi. İlk bakışta yüzde 100 yerli kaynaklara dayalı diye düşünülen üretim ve hizmetlerde bile enerji, finansman gibi unsurlar üzerinden dışa bağımlılık ya da kur riski yaşandığı çarpıcı biçimde ortaya çıktı. Son iki yılın kamu politikaları, gelirleri TL ağırlıklı, ödemeleri döviz ağırlıklı şirketleri kurtarmaya, bunların alacaklısı bankalar başta olmak üzere finans kuruluşlarını rahatlatmaya odaklandı.

MERKEZ TUTUYOR, SERMAYE YAKALAYIP CEBE ATIYOR

Merkez Bankası’nın arkadan dolanarak “dalgalı kur rejimi”ni esneterek yaptığı döviz satışından en çok kazanan, en büyükler başta olmak üzere sermaye kuruluşları oldu. Elbette bal tutup parmağını yalayanlar ya da “dalgalı rejim” tam uygulanırken ara işlemlerden kazanırken kaybedenler oldu. Ama Merkez Bankası net rezervi azalırken satılan dövizi alıp mevduat hesaplarına yığanlarla Türkiye’deki en büyük 2 bin şirketin neredeyse eşleştiği söylenebilir. Söz konusu dönemde döviz mevduat hesaplarında 30 milyar dolar civarında bir artış görülüyor. Kur hareketlerinden kazanmak üzere işlem yapan “yabancı yatırımcı” başta olmak üzere baskılanmış kur nedeniyle Türkiye’den çıkmayı tercih eden sermaye de elbette bir başka kazanan. Ama bir yılı aşan sürede esas fonlananın yukarıda sözü edildiği gibi mevcut sermaye çarkları olduğu açık. Şöyle de ifade edilebilir, son iki yılda sermaye gruplarının zarar etmelerini engellemek ya da zararlarını azaltmak üzere Merkez Bankası rezervleri seferber edildi. En çarpıcı örneği enerji sektörü olmak üzere halka sıfır maliyetle kamulaştırılması gereken şirketleri kurtarmak için halkın kasasından on milyarlarca dolar harcanmış oldu.