‘Barışçı’ gösterilerden silahlı çatışmalara

2011’de Tunuslu bir emekçinin kendini yakarak yaptığı eylem birçok Arap ülkesinde yoksulluk kaynaklı hareketleri tetikledi.

Halklar büyük ölçüde örgütsüzdü ve belli ki emperyalist müdahalelere, şeriatçı çetelerin yönlendirmesine uygun hazırlık çoktan yapılmıştı.

Olaylar daha çok emperyalizmin yıpranmış kuklalarıyla yönetilmekte olan ülkelerde gerçekleşiyordu. Kısa sürede İslamcı grupların kontrolüne geçen büyük kitle hareketleri sonucunda yönetim değişiklikleri yaşandı. Tunus ve Mısır gibi örneklerde emperyalizm yıpranmış oyuncularını değiştirmiş oldu. Üstelik böylece birikmiş kitlesel öfkeyi gerici örgütlerin kontrolüne teslim ettiler. Operasyon Genişletilmiş Orta Doğu diyebileceğimiz bir alana yayılıyordu. “Arap Baharı” gibi cazip bir isim bulunması da böylece mümkün oldu.

Libya’da bahar vahşeti

Kaddafi, Libya’da emperyalist merkezlerle uzun süredir pazarlık ve alışveriş denemeleri yapan ancak onların yeni düzende yer vermeye hiç niyetli olmadıkları bir ilginç kişilikti. “Arap Baharı” Libya’da Kaddafi’nin çetelere kurban edilmesiyle sonuçlandı. Başkanı vahşice parçalanırken asıl parçalanan Libya ve Libya halkı oldu. “Arap Baharı” operasyonunun yeniden yapmaktan çok vahşice yıkmak amacıyla girdiği ülke Suriye oldu.

Protestodan provokasyona

Hükümetin 2000’li yıllara girişte hız verdiği liberal politikalarıyla hayat pahalılığı artmıştı. Ülkenin önemli kentlerinde yapılan protestolar için ilk motivasyon olarak bu kullanıldı.

İlk günlerinde genel bir muhalif kişilik gösteren protestolara dış destekli İslamcıların yönlendirdiği toplulukların dışında kalan Suriyeliler de katılım gösterdi.

İlk eylemlerin cihatçı gruplarca planlanan hedefi kan dökülmesiydi. Öyle ki, polis müdahalelerinin hafif seyrettiği yerlerde toplanan kalabalık içinden silahlı saldırılar yapıldı. Bu saldırıların bazılarında sadece polisler değil protestocular da hedef alınıyordu.

2011 başında Suriye kentlerinde yapılan gösteriler hızlı bir biçimde dünya basınına servis edildi. Yayımlanan görüntülerin bir kısmında silahlı oldukları da görülen göstericilerin polisle çatışmaları yer alıyordu ve bunlar Reuters, AP gibi batılı ajanslarca “polis şiddetiyle yaralanan ve öldürülen muhalif halk” olarak yansıtıldı.

Keskin nişancılar!

Kanadalı bir akademisyenin 2011 yılında yayımladığı ve Habertürk gazetesinde de basılmış olan makalesinden bir bölüm aktaralım: “Medya haberleri, silahsız ‘demokrasi yanlısı’ göstericileri ayırım gözetmeksizin vurmak ve öldürmekle suçlanan Suriye polisi ve askeri güçlerine odaklandı. Bu polisler gerçekten ateş açarken, medya göstericiler arasında hem güvenlik güçlerine hem de protestoculara ateş açan (onları vuran) silahlı adamlara ve keskin nişancılara değinmedi.”

Aynı makalede, batı basınının Şam ve Halep’de polisin kanla bastırdığı protestoların anlattığı oysa protestoların bu kentlerde başlamadığı yazılıyor. Şam’da bir protesto olmadığı, Şam merkezine yakın 75 bin nüfuslu Dera’da yaşanan protestolardaysa güvenlik güçlerinin protestoculardan daha fazla kayıp verdiği anlatılıyor. Batı medyasında Dera’nın nüfusunun 300 bin olarak gösterildiğini de belirterek.

Kökü dışarıda provokasyon mu dediniz?

2011 boyunca yaşanan olaylar, Suriye’de akan kanın gerçek sorumlusunu anlamak açısından önemli bir ipucu veriyor.

Haziran ayında Hatay sınırına yakın Cisr El Şuğur’da (bugün Suriye ordusuyla cihatçıların çatışmasına TSK’nın eşlik ettiği İdlib’de bir alan) Müslüman Kardeşler adlı örgüt Türkiye sınırından getirilen silahlarla Suriye Ordusu’na saldırdı. Bu saldırı sonucunda 100’ün üzerinde asker öldürüldü ve cihatçı militanlarca toplu mezarlara gömüldü.

Kargaşadan kaçan insanlar Türkiye’ye geldiklerinde aylar öncesinden yapılmış kamplar onları hazır bekliyordu. Müslüman Kardeşler tarafından yapılan bu katliam Batı medyasında ‘rejim halka ateş açtı’ şeklinde servis edilirken bunu Müslüman Kardeşlerin diğer silahlı saldırıları takip etti, birkaç hafta geçmeden ülke savaşın içindeydi.

Cihatçılara her türlü mali ve lojistik desteği sağlayan AKP Hükümeti ve ABD, İstanbul’da kongreler düzenleyerek El Kaide hiziplerini “Özgür Suriye Ordusu” çatısı altında birleştirecek ve “Suriye Geçici Hükûmeti” kuracak kadar ilerledi.

Savaşın ilk gününden beri AKP Hükümeti Suriye’deki çetelerin eğitilmesi ve silahlandırılması için çalışmalar yürüttü: Dünyanın dört bir yanından gelen cihatçılar Hatay sınırımızdan Suriye’ye giderken buradaki kamplar ‘muhaliflerin’ eğitim bölgelerine, imalathanelerse bomba yapım atölyelerine dönüştü.