Anılar nasıl okunmalı?

15 October 2009

Komünist’in bu sayfalarına yazmanın en güzel yanı, okumama fikrini bir kenara bırakarak başlamak. Bu nedenle, “Okumalı mı?” diye değil de “nasıl okumalı” veya “neden okumalı” diye başlıyoruz.
Bu satırlar ülkenin dört bir yanında partimizin kuruluş yıldönümü kutlama etkinlikleri yaptığımız 10 Eylül’ün arkasından yazılıyor. Parti, bu yıl, yeni yaşına girerken, ileri bakma vurgusunu belki her zaman olduğundan da fazla öne çıkardı. Bu olması gereken, özellikle 9. Kongre kararları ve yönelimi ekseninde yaklaştığımızda, partimizin ülkemizin geleceği için anlam ve önemi kavrandığında… Ancak ileri gitmek için sırtınızı da sağlama almanız gerekir, kurucu iradesi “Gelenek” adını taşıyan bir partinin yayınında bunları uzun uzun tekrar etmenin bir anlamı olduğunu sanmıyorum.
Geçen sayıda bu sayfalarda, ülkemizle, ülkemiz tarihi ile sağlıklı bir bağ kurmamıza yardım edecek kitaplar üzerine bir yazı yayımlandı. Bu ay hem 10 Eylül vesilesiyle hem de geçen sayıdan devam mahiyetinde bu kez sol tarih okumalarına dair sohbet edeceğiz.

Anılar bir boşluğu dolduruyor mu?
Birkaç yıldır, özellikle TÜSTAV yayınları arasından çıkan önemli çalışmalarla, sol tarihimizin geçmişine ilişkin pek çok belge ve bilgi ile buluştuk. Açıkçası kimisi çok önemli belgelerin ortaya çıkmasına rağmen, geçmişe yaklaşımımızı köklü bir biçimde değiştirecek verilerle buluştuğumuzu söylemek zor.
Bunun da bizim açımızdan önemli bir sağlıklılık işareti olarak kaydedilmesi gerekir.
Yayınlanan belgeler daha ziyade bugüne kadar arayışlarla, analizlerle ulaştığımız değerlendirmelerin belgelenmesini sağladı. Yine de bu çalışmaların tamamı olmasa bile önemli bir kısmının son derece değerli bir veri ve bilgi birikimi anlamına geldiğini ve önemsenmesi gerektiğini yazmadan geçmeyelim. TÜSTAV çevresinde süren bir dizi gereksiz tartışmaya rağmen, o tartışmaların içinden çıkan faydalı çalışmaları hazırlayanlara, emek verenlere teşekkür etmek gerek. Sanırım bu teşekkürün en güzel biçimlerinden birisi bu eserleri incelemek ve üzerine düşünmek, tartışmak olsa gerek. Örneğin 2 ciltlik “Dönüş Belgeleri”ni bir başlangıç olmanın yanı sıra, ilk kuşak komünistlerin işgal ve saltanat yıllarına ilişkin duygu ve düşüncelerini anlamak için mutlaka okunması gereken kitaplar olarak önerebilirim.
Yayımlanan pek çok belgeye rağmen, solun ve ülkenin durumu nedeniyle ve özellikle 1960’lardan öncesi söz konusu olduğunda, mesela “SBKP Tarihi” örneğinden bildiğimiz tarzda, resmi “parti tarihi” yazımının yapılabileceğini düşünmüyorum. Bu durum nedeniyle de tarihimizi anlamaya dönük çabaların özel bir yoğunlaşmaya ihtiyacı oluyor.
Ortada resmi bir tarih yazımı olmayınca, bu boşluğu kapatmak için genellikle “dolayımlı” kaynaklara uzanmamız gerekiyor. İşte bu noktada anıların, anı-romanların ve “bağımsız” araştırmacıların çalışmalarının belli bir boşluğu doldurduğunu kabul etmemiz gerekir.
Burada yöntemsel bir tartışma için uzun bir paranteze ihtiyacımız var. Gılgamış Destanından, Homerosların İlyada ve Odessa Destanlarına, Heredot Tarihi’ne kadar, sayısız örnekte tarih yazımı ile edebiyat iç içedir..
Delillere, belgeler dayalı çalışmaların aranmaya başladığı “modern tarih”, objektif bir bilim dalı oluşturulması iddiaları ile birlikte, giderek edebiyatla arasını açtı. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak, tarihçilerin, edebiyat alanı ve ürünlerine karşı belli bir mesafede konumlandılar, hala da konumlanıyorlar.
Bu gün tarihi edebi eserlerden okumak, doğal ve haklı olarak bir eksik okuma olarak kabul edilir. Ancak, burada önemli bir soruyu sormak durumundayız, nesnel olma iddiasındaki tarih yazımının kendisi de aslında çoğu zaman bir yeniden yazıma tabi değil midir?
Şimdi kaynak veremeyeceğim ve dolayısıyla birebir alıntı yapma şansım yok, ancak daha önce bu tartışmalara dair okuduğum bir değerlendirme tarihçi ile romancının durumunu, fotoğraf sanatçısı ile ressam arasındaki ilişkiyle kıyaslıyordu.
Resimde sanatçının üslubu ve yorumu belirgin olarak kendini gösterir. Fotoğraf ise, elbette gerçeğe daha yakın bir görüntü sağlar ama gerçeği “ayna gibi” yansıtsa bile fotoğrafçının seçiminin, durduğu noktanın, bakışının ve olayı algılayışının esere yansımaması mümkün değildir.
Bu benzetmeyi akılda tutmakta fayda var.

Eski tüfek anıları, okumanın sınırları

Dikkatli bir göz yukarıdaki bölümde kullandığım “kabul etmemiz gerekir” sözcüklerini kaçırmamıştır. Bu bölüme başlarken buna dair bir şeyler söylemem gerekir.
Anı yazımlarına pek güvenemediğimi yazarak başlayım. Pek çoğunun, belki de doğal olarak, yazarın öznel durumunun fazlasıyla etkisini taşıdığını düşünüyorum. Hele bu konuda özel bir hassasiyet taşımayan bir yazarın imzasını taşıyorsa, belirli bir tarihsel birikime ve sağlıklı bakışa yaslanmıyorsa, kendinizi bir dedikodu meclisinde hissetmeniz bile mümkün olabilir. Sonuçta çoğunlukla bugün durduğu yerden kendi geçmişine bakan, kendisini rasyonalize ederken çevresindeki insanlara dair çeşitli öznel değerlendirmeleri kamuoyu ile paylaşan çalışmalardan söz ediyoruz.
Türkiye solu çeşitli nedenlerle ortak bir tarih yaratamadığı için, her örgütün hatta her solcunun kendi tarihini yazdığı örneklerin sayısı epeyce fazla. Özellikle, Eski Tüfek olarak anılan, 60’lardan önce, sosyalist hareketin henüz toplumsallaşma kanalı bulamadığı yılların kadroları için bu daha fazla geçerli. Bu dönemin en belirgin özelliklerinden birisi, bir kuralın, dışa açılamayanın içeride birbirini yemesi kuralının, kendisini oldukça fazla hissettirmesidir. Tarihi sadece bu eserlerden birisinden okusanız, dönemin solunun başarısızlığının ana nedeni, kariyerist, ben-merkezci, “kötü komünist”lerin diğerlerini engellemesi olduğu sonucuna varırsınız.
İşin bu kısmına dair özellikle dikkatli olmak gerekiyor.
Hayatta bilmeseydim ve okumasaydım dediğim çok az şey vardır. Bunlardan birisinin, ilk dönem TKP’nin en çok ve en nitelikli ürünlerini veren iki önemli kişinin, Nazım Hikmet ile Hikmet Kıvılcımlı’nın birbirleri ile ilgili düşünceleri ve yazdıklarıdır. Özel olarak ikisi için söylemiyorum, bu dönemin kimi kadrolarının sürekli içeri ve birbirlerine bakmaktan, insana olan sevgilerini kaybettiklerini düşünüyorum. Bugünün komünistleri, bu ilişki biçiminden ve bu ayrıntılardan öğrenebilecekleri tek şey yoktur.
Dönemin “ders alınacak” kadroları elbette var. Pek çok isimsizin yanı sıra o kuşağı bizimle bağlayan, İdris Erdinç, Zehra Kosova ve Ahmet Özok yoldaşlar bu iddianın bizim açımızdan görülmüş delilleri sayılabilir.
Solun tarihini, sol içinde yaşanmışlıkları konu alan eserler, sadece 60 öncesine ait değil. Hemen her dönemin kadroları arasında anı yazanlar olduğu gibi, çeşitli farklı dönemleri konu alan romanlar ve araştırmalar bulmak mümkün.
Anılar veya en genel olarak sola dair romanlar, güzelleme ile karalama, yüceltme ile küfretme uçlarına savrulmanın dışında örneklerini bulmanın güç olduğu alanlar. Ancak nadiren olsa bulmanın, okumanın tadı aradaki kimilerini okurken kaybedilen zamana mutlaka değiyor.
Üstelik kimi zaman solu hiç tanımayan kesimler için solla tanışıklığı yaratmasının yanlış değerlendirmelere neden olma olasılığı olan, fakat aklı başında bir okuma ile önemli sonuçlar çıkarabileceğimiz eserleri de kaçırmamak gerek.

Yarınlara doğru…
Anılar, tarih referanslı romanlar kendimizi zenginleştirmemiz için son derece yararlı olabilir, ancak her tek yönlü beslenme gibi bir süre sonra metabolizmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Anılar, anılardan türeyen romanlar veya sol tarih referanslı romanlar, belli bir bütünlüğün derinleştirilmesi, ayrıntıları ile kavranması için vazgeçilmezidir. Ancak sadece bununla yetinmek, tarihi anılardan, romanlardan öğrenmeye kalkmak sadece eksik değil kesinlikle yanlış bir öğrenme biçimdir.
Tarihin kavranması ve yargılanması görece kolaydır. Bugün durduğumuz yerden geçmişe bakmak, okumak, olanları, yapılanları değerlendirmek, tartışmak elbette önemli ve vazgeçilmez. Ancak tüm bunlardan geleceği daha sağlıklı inşa sonucu çıkarmak, bu sorumlulukla okumak, yazılacakları bu sorumlulukla yapmaya çaba sarf etmek, bu da önemli ve asıl vazgeçilmez olan bu olmalı.
Bu yazı için ilk düşünmeye başladığım andan aklıma gelen bir cümle, yazının ancak son cümlesi olabiliyor.
En güzel an(ı)larımız henüz yaşanmadı ve bunun doğal bir sonucu olarak en güzel anılarımız, anı-romanlarımız da henüz yazılmadı.

(Komünist'in 330. sayısında yayınlanmıştır.)