Süreklilik ve kopuş...

15 October 2009

Türkiye Komünist Partisi 1920’de Baku’de kuruldu. Türkiye solunun önemli bir bölümü, kendi var oluşunu bu kuruluşa bağladı, birbiriyle yan yana gelemeyecek hareketler, 10 Eylül-Baku çıkış noktasında uzlaştı.
Kendisini bu çıkış noktasıyla tanımlayan hareketlerin buna hakları olup olmadığını sorgulamanın bir noktadan sonra anlamı yok.
Sonrasında ise 1920 tutkalı, ihanetler ve en en önemlisi toplumsallaşamamanın kaçınılmaz olarak yarattığı iç gerilimler nedeniyle zayıfladı. Tarihimizin, siyasal açılımlardan çok, hiçbir zaman gerçek bir komünist olmayan Vedat Nedim Tör’ün “ihaneti”yle, Şefik Hüsnü’nün geleneğimizin bir parçası olup olmadığıyla, Nâzım Hikmet’in partiden ihracıyla, Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli gibi isimlerin partiyle mesafeleriyle, Boran ve Sargın’ın ne zaman parti üyesi olduklarıyla, Zeki Baştımar’ın başına gelenlerle ilgilenmesi, başka şeyler bir yana büyük ölçüde toplumsallaşamamanın yol açtığı bir olumsuzluk olarak görülmelidir.
1970’lerde gelen “atılım”ın bugün hâlâ, çok farklı ideolojik tercihleri olan “eski kadro”ların önemli bölümü için “kutsal” bir yan taşımasının bir nedeni, tam da budur: Onca emek, çekilen onca acıdan sonra komünistler ilk kez toplumsal düzleme çıkmış, işçi sınıfı içerisinde önemli mevziler elde etmiş, gençler arasında yaygınlaşmayı sağlayan ara örgütlenmeler yaratmış, kadınların siyasal rollerinin artması açısından değeri tartışılamayacak katkılar koymuşlardır.
TKP’nin kendi içine hapsolmasının bir kader olmadığının kanıtıdır 1970’lerdeki açılım ve biraz da bu içe hapsolmadan bıkan kadroların da kurtuluşu anlamına geldiği için “dokunulmazlık” kazanmıştır. TKP tarihine çokça serpiştirilen efsanelerle gerçeklik arasında en fazla bağın kurulduğu dönemdir bu.
Aynı dönem, Türkiye solunun bütünü için de bir çıkış söz konusuydu. Partili solun diğer aktörleri Türkiye İşçi Partisi ve TSİP, belki toplumsal etki açısından TKP’nin gerisine düştüler ama Dev Yol ve Halkın Kurtuluşu deneyimleri, başka kulvarlarda da olsa, Türkiye toprağına birinci TİP’in çıkışını çağrıştıran ve elbette onun açtığı kanalları da kullanan izler bıraktı. Diğer hareket ve örgütlerin daha küçük ölçeklere yerleşmelerinin onları değersizleştirmediğini de hemen ekleyelim.
Bizim devraldığımız, temel olarak, elbette 3. Enternasyonal’in mirasıdır, partili solun mirasıdır, geleneksel solun mirasıdır. Bununla birlikte, bu mirasın uluslararası planda önde gelen taşıyıcısı Sovyetler Birliği’nin ve bu ülkenin komünist partisinin tasfiye olduğunu; dünya komünist hareketindeki çalkantı ve kısmi yıkım döneminin söz konusu tasfiyenin gerçekleştiği 1991 yılını öncelediğini; 12 Eylül darbesinin partili solun toplumsal kaynaklarını kurutarak onu bir kez daha varoluş ve yeniden yapılanma sorunuyla karşı karşıya bıraktığını; TKP-TİP-TSİP’in birleşmeler ve ayrışmalarla malul bir evrenin ardından bitme noktasına geldiğini hesaba katmamız gerekiyor.
Ancak solun diğer kulvarlarının taşıdığı birikimin değeri tek başına geleneksel soldaki tıkanma ile açıklanamaz. Zaten benzer bir tıkanma, solun “hareket” geleneği için de söz konusudur. Bizim için esas olan, bir noktadan sonra, geçmiş örgütsel aidiyetler değil, geçmiş mücadele pratiklerinin taşıdığı toplumsal değerdir.
Türkiye solunun toplam birikimini sırtlamadan ileri doğru hamle yapılamaz, tarihsel kökleri olan kimi hastalıklardan kurtulmak mümkün olmaz.
Bu anlamda partimiz, TKP, Türkiye solunun geçmişten bugüne yaşayan tüm sol mirasını, dükkancı bir zihniyetle ilgisi olmayan bir biçimde, sırtlanma iddiasındadır.
Tarihsel anlamda TKP, bütün bu mirasın hem başlangıç noktası, hem tarihsel referansı, hem de geleceği olduğundan farklı bir yere oturur. Bununla birlikte, yaklaşık 90 yıllık bir dönemin yalnızca 5-6 yıllık bir kesitinde toplumsal karşılık bulan bir yapının solun diğer örgütsel pratiklerini tarihsel anlamda değersizleştimesi, onları büsbütün gölgede bırakması düşünülemez.
Başka bazı ülkelerde, benzer uzunluktaki tarihlerine birkaç kalkışmayı sığdıran, toplumsallık açısından belli bir ölçeğin gerisine hiç düşmeyen ve solda tekleşmeyi az-çok sağlayan komünist partileri, kendi geçmişlerini oldukça sağlıklı bir biçimde gözden geçirmiş, hatta yaşamsal denebilecek konularda inkarcılığa gitmeden “yanlış yaptık” demeyi becermiştir. Bu bağlamda, TKP’nin sınıf mücadeleleri açısından en fazla veri sunan 70’li yıllarına gereğinden fazla yük bindirmek her açıdan yanlış olacaktır. Bu dönemi dokunulmaz ilan ederek, “görkemli atılım”ın barındırdığı ciddi siyasi ve örgütsel zaafları yok saymak kadar, bu zaaflara bakarak TKP’ye olumsuz not vermek de yanlıştır.
Türkiye Komünist Partisi’nin en önemli çıkışı olsa da, 1973-74 atılımı her şeyin başı ve sonu olamaz.
Bugün Türkiye Komünist Partisi, 90 yıllık tarihi bu sıkışmadan da kurtaracak bir toplumsallaşma hedefini hayata geçirmeye kilitlenmiştir. Kendisini 1960’lar ve 70’lerdeki sol içi tartışmalardan bağımsız bir biçimde konumlandıran, söz konusu tartışmaları önemsemekle beraber onların sınır ve sonuçlarını kabul etmeyen, bu tartışmaların bugünkü siyasal görevlerden ve yoldaşlık hukukundan en küçük bir enerji bile çalmasına izin vermeyen TKP geçmişe öykünerek değil, geleceğe bakarak yoluna devam etmektedir.
TKP’nin Türkiye’nin emekçi sınıflarında geri dönüşü olmayan bir biçimde kök salması, sosyalizmi güncel bir seçenek haline getirmesi, başka şeyler bir yana, kendi tarihimizle daha sağlıklı bir ilişki kurmamızı da sağlayacaktır.
Bu nedenle TKP’de geçmişin şu ya da bu pratiğinin birebir karşılığını bulmaya çalışmak sonuçsuz kalmaya mahkum anlamsız bir uğraştır. TKP program ve ilkelerinin toplumsal karşılığını oluşturduktan sonra geçmişle gelecek arasındaki köprülerin onarılması ve belki de yeniden inşası mümkün hale gelecektir.

(Komünist'in 330. sayısında yayınlanmıştır.)