TKP ne yaptı, ne yapamadı, ne yapacak?
SoL TKP’nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle, TKP’yi merkeze alan bir sayı çıkarmaya karar verince, dergi sayfaları aracılığıyla evlerine, işyerlerine misafir olduğumuz belki bir otobüste birlikte yolculuk ettiğimiz dostlarımızla, sohbet etmek istedim. Okuyacağınız satırlar gecekondunuzda veya tezgâh başında misafiriniz olsak, işe giderken otobüste veya okulda kantinde karşılaşsak yahut bir masa başında birkaç dostla beraber otursak, 89. kuruluş yıldönümümüz vesilesiyle neler konuşurduk düşüncesiyle yazıldı.
TKP’nin en önemli yeteneği, eksiklerini ve hatalarını herkesten, özellikle düşmanlarından önce görmesidir. Bunu bir meydan okuma olarak yazmıyorum; Türkiye solu içerisinde belki en fazla eleştirilen, üzerine en çok konuşulan siyasi öznelerden birisinden söz ettiğimin farkındayım. Bununla beraber maalesef eleştirilerin çok azı gerçekten üzerine düşünülmüş oluyor. Nitelikli eleştiri ve nitelikli tartışmanın ilerletici olacağına tartışmasız inanıyoruz ve ülkemiz siyasal atmosferinin, düşünsel birikiminin bu açıdan çok az ürün veriyor olmasından üzüntü duyuyoruz.
Biraz da bu nedenle eksiklerimizi saptamak önce bize düşüyor, TKP’lilerin eleştirilerinden en fazla nasiplenen yine TKP’nin kendisi oluyor. Kimi zaman aşırıya kaçtığımızı düşünmeme rağmen, bir tarafa ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu durumu, emekçi sınıfların yaşamı ve ittirildikleri karanlığı diğer tarafa solun ve özel olarak TKP’nin durumunu koyduğumuzda bundan vazgeçme şansımız olmadığını görüyorum. Eleştirilerimizin aynı zamanda daha iyisini yaratma enerjimizin ve irademizin göstergesi olarak gördüğümüz sürece kendimizi eleştirmekten çekinmeyeceğiz.
Önce devrimci program
Ülkemizin ve dünyanın içinden geçtiği döneme dair yayınlarımızda oldukça doyurucu değerlendirmeler yaptık, burada tekrar etme gereği duymuyorum. Ancak Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin ters çevrilmesinin devrimci bir çıkış dışında mümkün olmadığını bir kez daha vurgulamak gerekir.
Bugünlerde yeniden basılan “Felaketin Eşiğinde” broşürünü hazırlarken ki bir tartışmamızı paylaşmak istiyorum. Bir yoldaşımız, “devrimci çıkış demeye gerek var mı zaten devrimci olmayan bir çıkış yok ki” demişti. Gerçekten yoktu, ama olduğunun iddia edilmesi bile bizim çıkış önerimizin niteliğini vurgulamamızı gerekli kılmıştı.
Bugün bu iddiaların bile kalmadığını görüyoruz. Kısa süre önceye kadar AKP tarafından temsil edilen siyasal-ideolojik hat bugün bir bütün olarak devletin doğrultusu haline geldi. Bir süre öncesine kadar varlığını sürdüren göstermelik karşı duruşlara artık pek rastlanmıyor. Ülkemizin sürüklendiği felaketin ürkütücü boyutları, felakete sürükleyen güçlerin acımasızlığı ve kararlılığı düşünüldüğünde, son evrim tartışmalarının popüler tanımına atıfla söylersek, “ara form” aramak boş bir uğraştır. Sanırım şöyle söyleyebiliriz, ara formların varlığı evrim için bir işaret, yokluğu ise devrim için açık bir davettir.
Türkiye bu yıkım sürecinden sadece bir devrimci program ile ve bu programı üretip hayata geçirecek bir devrimci irade ile çıkabilir.
TKP böylesi bir programa ve bu program etrafında kenetlenmiş devrimci bir örgüte sahip olduğu için bugün ayaktadır, mücadeleyi sürdürüyor olmasının temel dayanağı budur.
Devrimcilik bir kez kazanıldığında ilahi nihai üzerinizde kalacak bir sıfat değil. Sermaye güçleri, son yıllarda özellikle yoğunlaştırdıkları sistematik saldırılarla, tehdit olarak gördüğü tüm güçleri pasifize etmeye çalışıyor. Buna karşı her geçen gün artan bir dikkatle, duruşumuzu güncel tavırlarla kuvvetlendirmek durumundayız. Programınızı günlük gelişmelerin sınavından geçirmelisiniz, eğer uygun politik çıkışlar geliştirmenize olanak veriyor ve bunlar sürece yanıt oluyorsa bastığınız zemin sağlamdır.
Elbette bu süreç bitmedi ama geride kalan dönem de TKP bu açıdan oldukça başarılı bir sınav verdi.
9. Kongre’den bu yana…
TKP yakın tarihi içerisinde ne yapmaya çalıştı diye soracak olursanız, verilecek en öz yanıt “Devrimi aradı” olacaktır. Bugün de TKP’nin temel varlık gerekçesi bu arayıştır.
Bununla beraber bir başka gerçeğe daha işaret etmek gerekir. Bir bütün olarak Türkiye devrimci hareketi, pek çok eksiğine zaafına, yanlışına rağmen çok uzun yıllardır önemli bir mücadele vermektedir. Bugün ülkemizin bu beğenmediğimiz hali bile bu mücadelenin sonucunda elimizde kalandır, açgözlü asalak sermaye sınıfımızdan kurtarabildiğimiz budur. Eğer bu mücadele olmasaydı, ülkemizin bu halinin bile kalmayacağından, emekçilerin kırıntı düzeyindeki hak ve özgürlükleri bile bulamayacağından eminiz.
Ülkemizde eşitlik, özgürlük, bağımsızlık, devrim ve sosyalizm mücadelesine ciddi emekler verildi ve çok ağır bedeller ödendi. Bugün gerici sermaye sınıfının tüm baskılarına, ideologlarının aşağılık ve sahtekârca saldırılarına rağmen ne mutlu ki gençler mücadeleye katılmaya devam ediyor. Pek çok kişi, düzenin sunduğu olanakları elinin tersiyle iterek gerekiyorsa kendi “kişisel geleceğini” bir kenara bırakarak mücadelenin görevlerini üstlenmekten imtina etmiyor. Bu emeklerin ve bedellerin, siyasal mücadelenin sürekliliğine, ilerlemesine hizmet etmesinin, zaferlerle taçlanmasının gerek şartı Komünist Partisi’dir.
Parti, ülkemizin tarihi boyunca eşitlik, özgürlük, bağımsızlık, devrim ve sosyalizm için dökülmüş her damla alınterinin mirasçısı ve daha önemlisi geleceğe taşıyıcısıdır.
Bugünkü TKP, çok ağır bir yenilgi sürecinin içinden çıkıp geldi. Devrimci arayışını sürdürürken, ülkemiz siyasi hayatının, işçi sınıfı mücadelesinin ve devrimci hareketinin en önemli eksiği olarak gördüğü devrimci bir Komünist Partisi’nin inşaa edilmesine çalıştı. Geçtiğimiz Şubat ayında sonlanan 9. Kongre, bu sürecin başarıyla sonlandığının ilanıdır.
Bunun kadar önemli olansa, 9. Kongre’nin bir dönemi noktalarken bir sona değil, yeni bir başlangıca işaret etmesidir. Bu başlangıç artık belli ölçülerde kurumsallaşmış, kadrolaşma sürecinde önemli kazanım elde etmiş, ayaklarını ülke topraklarına daha sağlam basan bir partinin, “felaketin eşiğindeki bir ülke”nin Komünist Partisi’ne dönüşmesidir.
Ülkenin onuru olmaktan, umudu olmaya, yeni bir ülkenin kurucusu olmaya doğru bir dönüşüm…
Açık söylemek gerekirse, kongre sonrasında başlayan seçim telaşı, seçimlerden sonra oluşan tablo, 1 Mayıs ve ardından gelen yaz aylarının yarattığı toplam atmosfer nedeniyle henüz 9. Kongre’nin tanımladığı görevlerin altına bütünüyle girdiğimizi söyleyemeyiz. 2010’a Hazırlan çağrısı aynı zamanda üstlendiğimiz, “biz varız ve bu görevlere talibiz” dediğimiz sürece de hazırlanma çağrısıydı.
Bu yıl 10 Eylül’ün en önemli anlamı bizim açımızdan budur. 10 Eylül itibariyle 9. Kongre iradesinin Türkiye toplumu ile buluşma süreci hızlanacaktır. Kongremizin gerçek anlamını Partimizin geniş emekçi kesimlerle buluşmaya başlaması ile bulacaktır.
Emekçi halk siyasetin öznesi olmalıdır.
Türkiye’de siyasetin en büyük sorunu, emekçi halkın iradesinin bu alanın dışında bırakılmasıdır. İşçi sınıfımızı çok seven ve temiz kalmasına çok önem veren sermaye güçleri bu kirli alanı sınıfa kapamıştır. Her kararda, değişen her yasada, kimi durumlarda virgülün yerinin değişmesine bağlı olarak yaşamı daha çekilmez hale gelen emekçi sınıflar sürece dâhil edilmezler.
Sermayenin en önemli başarılarından birisi budur. Örneğin seçimlere katılım oranının dünya standartlarına göre yüksek olduğu ülkemizde, güncel politik gelişmelere dair aktif tavır alma oranının bu kadar düşük tutulabilmesi ciddi bir başarıdır. Golü kim atarsa atsın acısını çeken bir sınıfı, sürekli tribünlerde tutmayı başarmak özel bir yetenek ister.
Bir dönem bu durumu Aziz Nesin’e atfedilen “bizim halkımız mücadele etmesini değil mücadele eden insanı sever” sözüyle açıklamaya çalışırdık ve kimi örneklerle düşünüldüğünde bu değerlendirmede bir haklılık payı vardır. Ancak her geçen gün artık mücadele eden insanında pek muteber karşılanmadığı bir noktaya doğru gidiyoruz. “Yeter, bunu bulamayanlar da var”, “zorlarsak bu halimizi de mumla ararız” türü yaklaşımlar ağırlık kazanmaya başladı.
Bu satırları durumun daha da kötüye gittiğini söylemek için umutsuzluk türetmek için yazmıyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim, umutsuzluk için onlarca yüzlerce veri bulmak mümkünken bunun için bir de çene yoranları, yazı yazanları hiç anlamıyorum. Umutsuzluğun teorisi mi yapılırmış?
Hep söylenir ama burada bir kez daha yazacağım, komünistlik sabır işçiliğidir.
Emekçilerin siyasete katılımı örgütlenmek ile olur. İşte tam burada sabır devreye girecek, yıllardan, on yıllardan kök alan bu örgütlenememe sorununu çözeceğiz. Israrla ve ısrarla örgütlenmekten değil örgütlenememekten korkun diyeceğiz.
Komünistlik sabır ve ısrar kadar öncülüktür, önderliktir. Önderlik doğru mesafe tayinidir. Gerçek önderlik, temas etmek, dönüştürmek ve ileri çekmekle olur. Burada iki yanlış eğilime dikkat etmek gerek. Ne “ilerlemiyorlar o zaman biz gerileyelim” diyebiliriz, ne de “bunları ilerlemeye niyeti yok, alıp başımızı gidelim” deme şansımız var. Bunlardan birincisi kendine, değiştirici dönüştürücü gücüne güvenmemektir, ikinci ise emekçilere halka… Her iki güvensizliğinde bizim kitapta yeri yoktur.
Ülkemizin, işçi sınıfımızın ve komünist hareketin en önemli ihtiyacı emekçilerin ülke siyasetine müdahil olmasıdır, bunun yolunu bulmaktır. Sihirli bir formül yoktur, bu yol yürünerek bulunur, bulunamazsa yaratılır.
Geniş kesimlere ulaşmak
Komünistlik, genel olarak teorik bir çerçeveye sahip olmayı zorunlu kılar. Peki, bu çerçeve gelişmeleri doğru, hızlı ve gerçekçi kavramaya yaramıyorsa, ani gelişmelerde hata yapmamıza engel olmuyorsa neye yarar?
Daha önemlisi bu çerçeve gelişmeleri emekçi halkın diline tercüme etmeye, sizi daha geniş kesimlere ulaştırmaya, onlarla birlikte nefes alış verişinizi kolaylaştırmaya yaramıyorsa neye yarar?
Sorularla devam etmeyeceğim. Yukarıda işçi sınıfının ve emekçilerin siyasal süreçlere müdahil olmasını en yakıcı sorun olarak tanımladık. Bunu yapmak çoğu zaman düşünüldüğü gibi sadece fabrikaların içinde veya kapısında yatmak, “emekçilerin yanında” olmakla sınırlı değil. Kuşkusuz bunlar olmazsa olmaz ama yetmez. Bir meselede gelişmeleri okumada, algılamada ve yanıt üretmede sınıf tavrını geliştirme ve bunu geniş toplumsal kesimlere taşımaktır.
Bundan vazgeçen, bunun için süreklileşmiş bir arayış ve çalışma içinde olmayan bir özne isterse sadece işçilerden oluşsun, 24 saat onların içinde yaşasın hatta beraber nefes alıp versin gerçekten devrimci, dönüştürücü bir güç biriktiremez.
Teslim olmayacağız.
Bugün AKP eliyle çok yönlü süren operasyon bir teslim alma operasyonudur. Nâzım’dan yardımla söylersek “onlar ümidin düşmanıdır”. Umutları kırılmış bir halkın kolayca teslim alınacağı gerçeğinden hareket ediyorlar.
TKP ülkemizin umududur, teslim olmama bilincidir. Parti umutlu, inatçı, iddialı ve kararlı olmak zorundadır. Sistematik ve çok yönlü saldırılara karşı dik durmak, mücadele etmek, direnmek, direniş hattını genişletmek ve mutlaka karşı saldırıyı örgütlemek, TKP bunlarla gerçek anlamını kazanır. İddialarımızdan bir adım geri düşmeden, teorik alanda, ideolojik mücadele alanında, örgütsel alanda inatçı ve sağlam bir duruş sergilediğimiz sürece, işçi sınıfının içinde, gençlik içinde, emekçi kadınlar içinde ihtilalci müdahalelerimizi sürekli kıldığımız sürece mutlaka bu karanlığı yaracak bir çıkış yolu bulacağız.
Ülkemizin, ülkemiz emekçi halklarının, daha güçlü, daha nitelikli, daha etkili, daha büyük, daha devrimci, işçi sınıfı içerisinde daha fazla güçlenmiş, gençlik içerisinde birikimini büyüten, emekçi kadınları siyasetin etkin bir gücü haline getirmiş, Kürt yoksullarını AKP ve ABD projelerine teslim etmeyen, başta Kürler ve Türkler olmak üzere işçi sınıfımızın birliğini örgütlemede yol almış bir Türkiye Komünist Partisi’ne ihtiyacı var.
Türkiye Komünist Partisi’nin böyle bir parti yaratmaya niyeti, iddiası, enerjisi, birikimi, kadroları ve dostları var.
TKP bunun için samimi bir çaba harcıyor, bu TKP için çok önemlidir.
TKP’nin varlığı, büyümesi ve güçlenmesi de Türkiye işçi sınıfı için, ülkemiz için çok önemlidir.
Bu yazının başlığını atıp yazmaya başladığımda konunun bir kitap çalışmasına dahi sığmayacağını bilincindeydim. Şimdilik küçük bir fotoğraf paylaşmış olarak bu yazıyı bitirelim, son cümleleri “virgül cümleleri” olarak okuyabilirsiniz, çünkü sanıyorum bu başlıktaki bir yazı hiç bitmez.
TKP hep elinden gelenin fazlasını yapmaya çalıştı, yaptı, yapıyor ve yapmaya devam edecek.
Elbette hiçbir zaman tükenmeyeceklerini bildiği dostlarıyla birlikte…
Yeni mücadele yılımız kutlu olsun.
( soL dergi'nin 11 Eylül 2009 tarihli 296. sayısında, "89’dan 90’a yürürken kısa bir sohbet: TKP ne yaptı, ne yapamadı, ne yapacak?" başlığıyla yayınlanmıştır.)








