İdeolojik mücadelede ‘aydın’ sorunsalımız

“Yeni bir sınıf hareketi yaratmak” hedefi birçoğumuz için yadırgatıcı olmuştu. “Yakında yeni bir işçi sınıfı yaratmak demeye de başlayabiliriz” diye hafiften mizahla serzenişte bulunanlar bile çıkmıştı, hareket halinde olmayan bir sınıfın kimliğini yitireceği gerçeğini unutarak. Ama bir gerçek vardı, ha deyince yeni bir sınıf hareketi yaratmak mümkün değildi. Hem ince ince çalışmak hem de yürekli çıkışlarla az zamana büyük işler sığdırmak gerekiyordu.

Henüz yolun başlarında sayabiliriz kendimizi
Ya “aydınlar” konusunda? Bir kuraldır demeyeceğim ama bir eğilim olarak tarihte ilerici hareketler, ilerici hareketin içindeki devrimci ve komünist damar öncelikle “aydın” kimliğiyle sahneye çıktılar, sonra toplumsallaşıp emekçi karakter elde ettiler. Çok şaşırtıcı değil, madde ve toplumsal gerçeklik ilk çıkış noktasıdır ama onu kavramak ve ona şekil vermek isteyen için. Kavrayış ve şekil verme iradesinin ortaya çıkışında aydınların rolünü teslim etmek gerekiyor. Zaten o rol nedeniyle, Marx’tan başlayarak ama özellikle Lenin ve ardılları hep işçi sınıfı içinde örgütlenmek, onun içinde kök salmak, işçi sınıfı aydınlarını yetiştirmek, işçi sınıfını bilinçlendirmek, işçi sınıfını harekete geçirmekten söz ettiler. Belli bir aydın çevresi olarak kalmak bir noktadan sonra işe yaramıyordu.

Ancak bizim açımızdan sorun nedir?
Biz bir aydın hareketiyiz de sıra emekçi sınıfları örgütlemeye mi gelmiştir?
Ne Türkiye, ne de özel olarak bizler mücadelenin bu noktasındayız. Çok daha fazlası ve aydınlar söz konusu olduğunda çok daha azı!
Bugünkü koşullarda Türkiye’de işçi sınıfı içinde güç olamayanın aydını da zayıftır, tersi de geçerlidir, aydınları hareketlendirmeyen bir işçi sınıfı hareketi de olamaz.
Bu durumda “aydın” çalışması ile “sınıf” çalışmasını birbirinden ayırmanın sınırlarını bilmek gerekiyor. Toplumsallaşma sıkıntısı çekiyorsak, her zamankinden daha fazla “aydın”ın toplumsal rolü üzerinde durmalıyız. Bu rol, belki aydının hareket alanını kısıtlamakta ama ona daha büyük önem kazandırmaktadır.
Türkiye “aydınlar” nezdinde süren bir ideolojik mücadele dönemini çoktan geride bırakmıştır.
Böyle bir dönem hiç yaşanmış mıdır? Toplumsallaşma hamlesi yapacak kanalların büsbütün daraldığı kesitlerde, yaşanmıştır. 12 Eylül sonrasında solun ilk çıkışı, hem kendi içine hem sisteme dönük aydın hesaplaşması, hesaplaşması diyemeyeceksek, aydın çabasıdır. Mayalanma dönemlerinde de benzer bir düzlem ön plana çıkabilir.
Ancak dediğim gibi, Türkiye’de bugün “aydın hareketi” kendisini “aydın kategorisi”nde yaratamaz1.
Bu durumda “aydın” yaratma misyonumuzun iki yönü üzerinde durmak ve bunlar arasındaki ilişkiyi parti çalışması açısından yeniden tarif etmek gerekiyor.
Sağın düşünsel hegemonyasını geriletmek için ülkenin mevcut düşünsel birikim alanının içine müdahale etmek, deyim yerindeyse üstyapısal bir kavganın içine girmek mutlaka gerekiyor. Bilim cephesi, sanat cephesi, iletişim cephesinde düzenin yerleşik aktör ve kurumlarıyla yerleşik bazı kuralları kabul ederek göğüs göğüse bir mücadele vermeden toplumsal etki kazanmak mümkün değil. Bununla birlikte, doğrudan toplumun aklını özgürleştirme mücadelesinin belirleyiciliğini kabul etmek ve diğerini buna bağlamak da gerekiyor.
Aydına her durumda ilki çekici gelir. Ve özellikle sağın düşün alanında öngörülmedik bir zafer elde etmesiyle birlikte, kendini oldukça düşman bir ortamda “ikinci sınıf” hissetmeye başlayan solcu aydın için bu kaçınılmazdır.
Partimiz söz konusu olduğunda, bu tarz bir aydın motivasyonunu hem cesaretlendirmek hem de sınırlamak durumundayız. Sermaye düzeni düşünce alanındaki elitizmden asla şikâyetçi olamaz, onlar her yerde üstün durumdadır ve emekçi kitleler düzene yalnız baskı nedeniyle değil, akıllarının tutsaklığıyla bağlandığı sürece, sınırlanmış bir alandaki devinimden sayısız biçimlerde yararlanırlar.
Bizim böyle bir lüksümüz yok. Yalnızca aydının toplumsal alanda enerjisine gereksinimimiz olduğu için değil. Aydının “sağcı aydın”la kavgasında toplumsal bir enerjiye gereksinimi olduğu için.
Açık konuşmak gerekirse, partimizin aydın yaratma ve aydın hareketi yaratma misyonunda kolaycı yaklaşımların belini kırması gerekiyor.

Nedir bu kolaycı yaklaşım?
Kolaycı yaklaşım, düzeni mevcut düşünsel ortamda mağlup etme arayışıdır. Oysa bu ortam aynı anda hem cehaleti hem de elitizmi beslemektedir. Üniversiteler bu doğrultuda yeniden yapılandırılmıştır. Kültür-sanat alanının bütün kurumsallaşması kültür insanını sıkıştırmaya dönük tuzaklarla doludur.
Sol kendisine dönük ve birçok durumda bizim de teslim ettiğimiz üretimsizlik, sığlık, kalitesizlik gibi suçlamaların provokasyonuna gelirken akılla hareket etmeli ve bu tuzaklara düşmemelidir. Söz konusu provokasyon eğer daha üretken, daha derin ve daha iyiye yönelik bir enerji yaratıyorsa ne güzel. Ama aynı zamanda bir öykünme ve teslimiyet yaşanıyorsa, ne kadar büyük bir felaket.
Partimiz henüz bu tuzaklardan kurtulma yolunu açamadığı gibi, söz konusu tuzakları kolektif bilince çıkarmayı da becerebilmiş değildir.

Daha fazla gecikemeyiz
Aydınlarımızın, somut konuşacak olursak sanatçılarımızın, bilim insanlarımızın, akademisyenlerimizin, yazarlarımızın kendilerini sınayacakları asıl alan olan emekçi kitlelerle ilişkilendirilme konusunda ciddi bir tartışmaya ve müdahaleye gereksinimimiz var. Pusulasız ve düzenin belirlediği çerçevede sürdürülecek bir “faaliyet” bizi ancak zavallılaştıracaktır. Burada da zor ama ufuk açıcı olanı tercih etmek durumundayız. Sermayenin düşün alanındaki aktörlerini kendi alanlarında geriletmek için “bizim” aydınımızın kendini konumlandırma ve anlamlandırma sıkıntısını mutlaka aşması gerekiyor.
Karşı koyma cesaretini göstermeksizin, statü kaygılarını bir kenara koyarak risk almaksızın boynu büküklükten kurtulma şansımız yok. Öte yandan “haydi kitlelere” basitliği de çözüm değil. Birileri “partizan aydın” kimliğini bu topraklarda yeniden üretmeden toplu bir silkiniş yaşayamayacağız.
Hareketimiz şimdiye kadar “partizan aydın” tanımının içini doldurmak ve aynı anlama gelmek üzere partide aydınları ve aydın adaylarını sağlıklı bir biçimde var etmek konusunda son derece yetersiz kalmıştır. “Aydın düşmanlığı”nın iyi niyet taşlarıyla örülmüş olması tek tek kişilerin değil bu kolektif eksikliğimizin ürünüdür. TKP başka hareketler gibi siyasal kadroları sığlığa mahkûm edip, devşirme aydınlarla açık kapatma, hatta liberalizmin pençesinden kurtulamayan aydıncıklara öykünüp onlara alan açarak işin içinden çıkamaz.
“Biz niye böyle şeyler yapmıyoruz”, “bizim neden şöyle kadrolarımız yok” bana göre artık aşmamız gereken bir duygudur ve bizi bir kez daha yenilgiye götürecektir. Elimizdeki muazzam kaynakları sürekli tüketmekten vazgeçmek için çok kapsamlı bir planlama yapmalı ve bugünkü pusulasızlıktan kurtulmalıyız. Kendi hesabıma bu bağlamda sürdürülecek özgür ama partizanca bir tartışmaya elimden gelen katkıyı koymak istiyorum. Ancak burada tek tek ortaya atılan fikirlerden çok, tartışmanın doğrultusu ve kolektivize edilmesi esastır.
Bu yazıda söylenenlerin soyut kaldığını biliyorum. Açıkçası daha somutu ve şiddetlisi için şu an için cesaretim yok. Bizi cesaretlendirecek olana ancak hep birlikte ulaşabiliriz.

(Komünist’in Ağustos 2009 tarihli 328. Sayısında yayınlanmıştır.)